In Bruges (2008): Modern Bir Klasik

Amerikan Bağımsız Sineması’nın önemli bir ayağı olan Sundance Film Festivali’nin 2008’deki açılış filmi olan In Bruges’un yönetmen koltuğunda kısa filmi Six Shooter ile adını duyuran Martin McDonagh oturuyor. Film, patronları Harry’nin komutu ile tetikçi iş arkadaşları Ken ile Ray’in iki haftalığına Bruges’a gidip gizlenmeleriyle, başlarına gelecek olaylar üzerine kurulu. Kara mizah, iç çatışma ve filmde gerçek bir kahraman olmaması yönüyle bağımsız sinema özelliklerini taşıyan filmde Raymond‘un (Colin Farrell) beceriksiz, kaybeden ve trajikomik hayatı seyircinin ilgisini çekerek sevgisini de kazanıyor. Ray ile beraber Bruges’a gelmiş olan Ken’in (Brendan Gleeson) rahat tavırları, gerçek bir turist edasıyla şehri gezme arzusu ile davranması ise ilgi çeken diğer bir durum. İş verenleri Harry (Ralph Fiennes), ağzı bozuk ve istediğinin hemen yapılmasını dileyen bir tutumda karşımıza çıkıyor. Filme girdiği andan itibaren idealist yapısıyla izleyicileri geren, düz insan profiliyle dikkatleri üstüne çekerek insanın saygısını kazanan Harry Waters karakteri, filmin kilit isimlerinden biri. Bu üç katilin ortak özelliği ise kiralık katillerin ortak etik anlayışına bağlı kalması, yani öldürülecekler listelerinde kadınların ve çocukların olmaması.

3

Bilindiği üzere senaryo tutarlılığı ve başroldeki oyunculuklar ne denli başarılı olsa da eğer yan karakterlerin filme etkisi düşükse izleyicide bir boşluk ve rahatsızlık hissi oluşur. Filmi bütünüyle başarılı kılan önemli etkenlerden biri de hiç kuşkusuz yan karakterlerdir. Otel ortağı Marie (Thekla Reuten), Ray’in aşık olduğu Chloe (Clemence Poesy), ırkçı söylemleriyle dikkat çeken cüce Jimmy (Jordan Prentice) ve dahası filmin yapı taşlarını  oluşturan yan karakterler arasında. Karakterlerin başlarından geçen olaylar anlatılırken yönetmenin kendisini gösterdiği şehir tasviri  sahnelerinde oldukça başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Film, şehir manzaraları yansıtılırken kadraja konan ufak ayrıntılarla zihinde hüzünlü bir algı oluşturuyor. Pencereden bakan köpek, meydanda yürüyen çocuklar, turistler, Ortaçağ yapıları ve fondaki müzik ile seyirci Bruges kentine girip hikayeye dahil olabiliyor. Filmin hüzünlü ve panoramik havasının yanında, komedi ve dram unsurlarına da sahip olması, ana temayı trajediye dönüştürebildiğini gördüğümüz yönetmen Martin McDonagh, yüzeysel bir anlatımı başarılı bir şekilde kotararak ders verir nitelikte bir filme imzasını atmış.

2

Var olmanın, daha doğrusu yaşamın “acıdan” ibaret olduğunu söyleyen Schopenhauer gibi karakterimiz Ray de bir iç savaş vererek kendi cehennemindeki acılarla yaşamaya çalışıyor. Ray’in bu durumda olmasının sebebi ise, değer algısı ve etik anlayışının yanlışlıkla çiğnenmiş olması. Küçük bir çocuğu yanlışlıkla öldüren Ray, vicdani hesaplaşma içinde görünüyor. İnsanın eğer iç huzuru yoksa, Bruges gibi güzel bir Ortaçağ şehri bile boğucu olabilir. İç hesaplaşmasında galip gelemeyen insanların en önemli özelliği özgüvensiz oluşları ve ufak imalara bile alınmalarıdır ki Ray adeta yetişkin kıyafeti giymiş bir çocuk gibi görünüyor. Tetikçi olmasına rağmen seyircinin sevgi ve ilgisini kazanmış olan Ray, aslında çarpık olan ahlak değerlerimizi de gün yüzüne çıkarıyor. Diğer yandan asıl sorgulanması gereken ise Ray’in içinde bulunduğu vicdani ve etik sorgulama değil, Ken’in rahat tutumu. Çünkü seyirci film boyunca Ray’e odaklanıyor ve Ken’in bu dünyada cenneti yaşadığını kaçırıyor. Ray’in aksine Ken, bir iç huzura sahip çünkü, prensiplerinden dışarı çıkmıyor ve hata yapmayacak kadar da mükemmeliyetçi görünüyor. Genelin kabul ettiği doğru olan tetikçilik anlayışına sahip; yani yetişkinleri öldürüyor. Kişiden kişiye bu derece değişim gösteren bu çarpık ahlaki yapı, seyircide de değişik sesler çıkarıyor. Çünkü toplumsal ahlak çerçevesine ya da kişisel bakış açımıza göre hareket etmeye kalkıştığımızda genel olarak bir ikilem yaşarız ve her zaman “doğru”yu seçemeyiz. Mutlak bir doğru yoktur ve insan her zaman kendine fayda sağlayan doğruyu seçer. Bazen oluşturduğumuz bu prensiplerin tutarsız olduğunu görmeye başlayınca, iç denetimimizi kaybeder ve aslında kusursuz olmadığımızı anlarız. Asıl problemse, kusurlarımızı kabul ederek endişesiz bir biçimde onların üstüne gitmektir ki Ray bunun üstesinden gelemediği için kendi yarattığı cehenneminden kurtulamıyor.

bruges-1

Soğuk, kasvetli havası, dar sokakları, birbiri ardına sıralanan nehir yolu ve Ortaçağ binalarıyla Bruges şehri; aslında Ray’in içinde bulunduğu karışık psikolojik durumun nesnel dünyadaki yansıması ve Ray, nasıl iç çatışmasına karşı gelemiyorsa, dış dünya olarak da nesnel yansıması olan Bruges’a katlanamıyor. Filmde bu vicdani ve etik sorgulamanın, kör göze parmak sokulmadan absürd bir biçimde verilmesi, filmin hafif, komik ve dramatik havasını bozmuyor. Kiralık bir katilin, öldürmeye gittiği bir başka katili intihar etmek üzereyken görüp hayatın güzel olduğuna inandırması ve bunun sonucunda ölmesini engellemesi gerçekten ilginç ve görülmeye değer, sorgulatıcı bir öneme sahip.
Sonuç olarak, In Bruges hemen hemen bir çok konunun üstesinden gelebilmiş başarılı bir film. İlerde bir gün Bruges kentine gidip (her insanın görmesi gereken güzel bir şehir) aklınıza bu filmi getirirseniz, yüzünüzde tatlı bir hüzne sahip tebessümün oluşacağından en ufak bir şüphem yok.

 

Diğer yazıları Ozan Kaan Üreten

Mine Vaganti (2010) – İmkansız Aşklar Asla Ölmez

Ferzan Özpetek’in Serseri Mayınlar’ına , deyim yerindeyse duygu roller-coasterı denilebilir. Komedi ve...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir