Eleştiri

Published on Kasım 18th, 2016 | by Mert Özel

Mülkiyet Üçlemesi Bölüm 3: Kuyu

Share Button

“Bir adam bir kadını beş kere dağa kaçırmış, hapse giriyor, çıkıyor, gene kaçırıyor. Bir tutku. Beşincide dağlarda gezerken bir kuyuya geliyorlar, adam kuyuya iniyor, kadın da üstünü taşla örüyor. Hatta kadını hapiste ziyarete de gidecektim ama olmadı”

Metin Erksan, mülkiyet üçlemesinin son filmi Kuyu’nun çıkış noktasını bu şekilde açıklıyor.

Üçlemenin ilk filmi Yılanların Öcü’nde mülkiyet temasını toprak, ikinci film Susuz Yaz’da su ile ilişkilendiren yönetmen bu filmde bir insan bedeni üzerinden mülkiyet olgusunu irdeler. İlk iki filmde mülkiyet olgusunu toprak ve su gibi somut şeyler ile anlatmayı tercih eden Erksan, Kuyu filminde mülkiyet arzusunun neden olduğu başka bir insana duyulan tutku gibi bir his üzerinden yola çıkmaya tercih eder. Somut nesneler yerine, bir his üzerinden mülkiyet olgusunu anlatma istediği, kuşkusuz ki Kuyu filminin mülkiyet olgusu ile arasında kurduğu bağı bulanıklaştırır. Yılanların Öcü ve Susuz Yaz filmleri mülkiyet ile kurdukları ilişkileri bakımından somut, doğrudan filmlerdir. Filmin olay örgüsüne şekil veren nesneler, doğrudan mülkiyet sorununu çağrıştırırlar (su ve toprak). Kuyu filmine gelindiğinde ise bu bağ daha soyut ve dolaylı bir hal alır. Kuyu, yüzeysel bir okuma ile incelendiğinde, takıntılı bir adamın genç bir kıza duyduğu saplantılı aşkın hikayesi olarak yorumlanabilir. Ancak bu saplantılı halin, adamın tutkusunun temelinde yatan şeyin ne olduğu sorusu sorulduğunda, filmin mülkiyet arzusu ile kurduğu bulanık ilişki su yüzüne çıkmaya ve berraklaşmaya başlar.

Susuz Yaz’da Osman’ın Bahar’a duyduğu tutkunun bir benzerini bu filmde de görürüz. Filmdeki erkek ana karakterinin adının da Osman olması bu noktada dikkate değer bir benzerlik olarak karşımıza çıkar. Film Nisa Suresinin 19. ayeti ile başlar : “Kadınlara iyilikle davranın”. Kuşkusuz ki Osman karakteri bu ayete uygun olarak davranmaz ve bu ayetin filmin başında seyirciye sunulması ile seyirci bir nevi uyarılmış olur. Filmin başlangıç sekansında Osman’ın saplantılı bir şekilde bağlı olduğu Fatma gölde yıkanır iken görünür. Osman ağaçların arkasından gizlice genç kızı izlemektedir. Osman karakterinin Fatma’ya olan bakışlarındaki tutku, Susuz Yaz filmindeki Osman karakterinin Bahar’ı gizlice izlediği sahneleri anımsatır. Bir süre sonra ortaya çıkan Osman’ın genç kızı kendisi ile gelmesine ikna etmek için kullandığı şu cümle adamın tutkusunu ortaya koyan niteliktedir : “Ya kendiliğinden gelirsin ya ölünü sürüp götürürüm.” Osman mülkiyet üçlemesi içerisinde yer alan karakterler arasında şiddete en meyilli yapıda olan karakterdir. Bu noktada tekrar üçlemenin ilk iki filminde görülen temasal sıralamaya dönmek gerekir. Mülkiyetin doğurduğu tutku- tutkunun doğurduğu şiddet- şiddetin neden olduğu suç ve suçun doğal neticesi olarak ceza kavramı.

Yukarıdaki temasal sıralama Kuyu filminde de aynı paralellikte görülür. Osman fazlası ile tutkulu bir karakterdir. Fatma’ya tutkulu, hastalıklı bir aşk ile bağlıdır. Bu tutkunun temeline inildiğinde ise Osman’ın Fatma üzerinde kurmak istediği mülkiyet arzusu yatar. Adamın genç kıza olan buyurgan tavırları, onu şiddet ile bastırmaya çalışması vb. eylemleri bu arzusunu kanıtlar. Osman’ın tutkusu da hastalıklı aşkı da bu arzu kaynağı üzerinden şekillenir. Nitekim filmsel sürecin akması ile Osman’ın tutkusunun doğurduğu şiddet öğeleri seyirciye sunulmaya başlar.

kuyu-1968-film

Genç kıza kendisi ile gelmesini söyleyen Osman reddedilince deliye döner. Kızın saçlarını boynuna dolar, ellerine ip bağlayarak çıplak ayaklar ile saatlerce yürütür. Kızın kendisi ile olmasını halen daha kabul etmemesi üzerine genç kıza tecavüz eder. Henüz filmin başlangıç bölümünde, seyirci oldukça sert sayılabilecek şiddet olayları ile karşı karşıya bırakılır. Bu sert tutumu, Kuyu filmini üçlemenin diğer iki filminden ayırır. İlk iki filminde mülkiyet çatışmasından, karakterlerin tutkularından kaynaklanan şiddet öğelerine rastlanmakla birlikte, Kuyu da olduğu gibi bu kadar sert ve doğrudan eylemler tercih edilmemiştir. Bu filmde ise Erksan, daha başlangıç aşamasında sertliğin, şiddetin dozunu bir hayli yüksek bir perdeden açar.

Bir süre sonra genç kızı kaçırıp ona işkence ve tecavüz eden Osman jandarmalarca yakalanır ve hapishaneye atılır. Kız ailesinin yanına geri döner. Ancak adam hapishaneden bir süre sonra çıkar ve filmin başlangıcında yaşanan sahneler bir kez daha tekrarlanır. Aynı şiddet öğeleri bir kez daha seyirciye sunulmuş olunur.  Osman bir kere daha jandarmalarca yakalanır ve tekrar hapishaneye atılır. Ailesi bu kez talihsiz kızı, kendinden yaşça büyük bir adam ile evlendirmeye zorlar. Fatma, yaşlı adam ile evlenmeyi kabul etmez ve düğün günü dağlara kaçar. Genç kız çaresizlik içerisinde kendisini asmak üzere iken, dağda yaşayan idamlık Mehmet tarafından kurtarılır. Mehmet ile Fatma arasında bir yakınlık oluşur ve genç kız bu defa kendi isteği doğrultusunda Mehmet ile beraber olur. Ancak bu mutluluk anları çok uzun sürmez ve Mehmet jandarmalarca yakalanıp idam edilir. Jandarmalarca ailesine teslim edilen genç kız bu defa ailesi tarafından kabul edilmez ve evden kovulur. Bir başına kalan Fatma, içkili yerlerde, oturak alemlerinde içki dağıtır, erkekleri eğlendirir. Bu sırada hapishanede olan Osman cezasını tamamlar ve dışarı çıkar. İki kere hapishaneye girmek Osman’ın tutkusunda hiçbir azalmaya neden olmamıştır, aksine genç kıza duyduğu tutku daha da arttırmıştır. Nitekim hapishanede iken kendisini ziyarete gelen annesi oğluna o kızı unutması yönünde telkinlerde bulunur, ancak Osman annesini dinlemez ve kadına şu yanıtı verir : “Fatma’dan vazgeçemem ana, o kız benim ciğerime işlemiş.” Bu cümle yalın ama çarpıcı anlatımı ile Osman’ın tutkusunu ve film boyunca gerçekleştirdiği kötücül eylemlerin asıl nedenini çok yerinde bir şekilde seyirciye ulaştırır. Osman’ın ciğerine işleyen, Fatma’nın sahibi olmak arzusundan kaynaklanan, hastalıklı bir iktidar hırsıdır. Bu hastalıklı tutku neticesinde de hastalıklı eylemlerini hapishaneden çıktıktan sonra da devam ettirir.

kuyu

Hapishaneden çıkan Osman, oturak alemlerinde içki dağıtan Fatma’yı bir kere daha kaçırır ve aynı şiddet, işkence ve tecavüz olayları tekrar yaşanır. Bu noktada mülkiyet arzusundan doğan tutkunun ne denli güçlü olduğu yönetmen tarafından bir kez daha vurgulanır. Osman tutkusunun esiri olarak suç işlemiş, Fatma’ya işkence ve tecavüz etmiştir. Devletin kolluk güçlerince her defasında yakalanmış ve suçun cezası olarak hapishaneye atılmıştır. Ancak aldığı ceza, hapishanede geçen yıllar onun tutkusunu dindirmek için yeterli olmaz. Bu noktada, mülkiyet, mülke sahip olma (burada mülk olarak Fatma’nın bedeni bahis konusudur) arzusunun yarattığı tutkunun büyüklüğü iyiden iyiye ortaya konur. Bu tutkunun neden olduğu kötücül eylemlere verilen ceza terazinin diğer kefesine konulduğunda çok hafif kalmaktadır. Zaten, Osman’ın aynı eylemleri iki defa tekrarlayıp iki kez aynı şekilde cezalandırılması da bu duruma dikkat çeker. Osman için ceza kavramının hiçbir değeri yoktur, onun için asıl olan ciğerini kemiren bu hastalıklı tutkudur.

Osman’ın üçüncü defa Fatma’yı kaçırması aksiyonu ile filmin son sekansına gelinmiş olunur. Ancak bu sefer suçun cezai yaptırımı daha farklı bir şekilde olacaktır. İlk iki seferinde devlet elince cezalandırılan adam, bu sefer genç kadının kendisi tarafından cezalandırılır. Fatma, su içmek için kuyuya inen Osman’ın başını taş ile ezerek adamı öldürür ve kuyuyu taş ile doldurur. Daha sonra da kendisini kuyunun direğine asarak hayatına son verir.

Film, her iki karakter için de trajedik bir şekilde sonuçlanır. Mülkiyet arzusu sonucu ortaya çıkan tutkusunun esiri olan Osman ve bu tutkunun uyarıcı nesnesi konumundaki Fatma hayatlarını kaybederler. Bu noktada her iki karakterin arasındaki ilişkiyi biraz daha derinlemesine irdelemek, iki karakter arasındaki mülkiyet eksenli bağı daha netleştirmeye fayda sağlayacaktır.

4874_1

Osman’ın Fatma’ya olan saplantılı bağlılığının nedenlerini detayları ile açıklamışken, ilişkinin diğer yanında duran Fatma karakterinin de derinlikli okumasını yapmak gereklidir. Fatma karakteri yüzeysel bir okuma ile bakıldığında güçsüz, Osman’ın işkencelerine maruz kalan çaresiz bir tip olarak yorumlanabilir. Ancak yönetmenin resmetmek istediği gerçek Fatma bu tanımlamaların tamamen zıttı özelliklere sahiptir. Fatma, fiziksel anlamda Osman’ın işkencelerine engel olamaz çünkü buna yetecek güce sahip değildir. Fiziksel anlamda bu boyun eğiş, gerçek manada bir kabulleniş anlamına gelmez. Osman, Fatma’yı kaçırır ve ondan kendisi ile evlenmesini ister. Eğer Fatma bu teklifi kabul ederse, gördüğü işkenceler son bulacaktır. Ancak Fatma bunu bilerek bu teklife evet demez. İşte Fatma’nın direnişi de tam bu noktada başlar. Tecavüze uğrayacağını, işkence göreceğini bildiği halde yine de genç kız adamın teklifini kabul etmez. Bu yüzeysel anlamda görüldüğü üzere bir kabulleniş değil, aslında bir reddediştir.  Bu yönü ile Fatma, mevcut olan tüm olumsuz koşullara rağmen güçlü bir kadın gibi davranır ve gerçek manada Osman’a boyun eğmez.

Fatma karakterinin bu güçlü yapısının es geçilmesini Metin Erksan kendine has üslubu ile şu şekilde anlatıyor:

“Bu filmimi oynatmak isteyen yabancılara kolay kolay izin vermiyorum. Çünkü onlar filmi bizim anladığımız şekilde algılamıyorlar. Az gelişmiş bir ülkede ataerkil bir toplum yapısı içinde kadının ezilişi olarak algılıyorlar. Halbuki filmde ataerkil bir toplum içinde son derece güçlü bir kadının direnişini var. Böyle bir kadın değil Türk sinemasında, dünya sinemasında bile yok.”    

Fatma’nın bu güçlü yanı, Osman’a teslim olmayan yönü adamın içerisindeki kadına yönelik mülkiyet arzusunu iyiden iyiye tetikler ve onu eylemlerinde daha da tutkulu davranmaya iter. Fiziksel anlamda Osman, Fatma üzerinde hak sahibidir. Onu istediği yere sürükler, istediği zaman tecavüz eder, yani her istediğini yapabilir. Ancak bu durum Osman’ın mülkiyet arzusunu, tutkusunu tatmin etmeye yetmez. Çünkü Osman, genç kız üzerinde tam bir iktidar kurmak ister. Onun bu sözde boyun eğişinin aslında bir direniş olduğunun adam da farkındadır ve bu nedenle giderek eylemlerindeki şiddet dozu artar. Bu noktadan hareket ile Osman’ın Fatma’ya olan saplantılı tutkusunun nedeninin cinsel bir çekim olmadığı gerçeğine varırız. Şayet öyle olsaydı, Osman Fatma’ya sahip olduğu anda bu hastalıklı saplantı da son bulmalıydı. Ancak filmsel süreç dikkatle incelendiğinde tespit edilebileceği üzere, Osman’ın genç kıza tecavüz etmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Osman için tecavüz olsa olsa Fatma’nın mülkiyetini kazanabilmek için kullanabileceği bir kozdan öteye gitmez.  Osman’ın içerisindeki tutkuyu dindirecek, kendi değimi ile ciğerine işlemiş olan şeyi oradan söküp atacak olan Fatma’nın kayıtsız şartsız ona itaat etmesi ve Osman’ın mülkiyetine girmesini kabullenmesidir. Ancak Fatma’nın güçlü karakterinden ötürü bu istek hiçbir zaman gerçekleşmez.

Daha önce de üzerinde durduğumuz gibi, Kuyu mülkiyet olgusu ile arasında kurduğu bağ bakımından üçlemenin en bulanık filmi niteliğindedir. Mülkiyet olgusunu bir his, başka bir insana duyulan saplantılı bir tutku üzerinden anlatmaya kalkışması filmi yenilikçi ve cesur bir konuma taşır. Bununla birlikte mülkiyet olgusunun çerçevesini ekonomik ve iktisadi bağlantılarından çıkararak, psikolojik bir çerçeveye taşır. Metin Erksan’ın Susuz Yaz’da filmin yardımcı ekseni olarak kurguladığı, ‘mülkiyet olgusunu bir kadın bedeni üzerinden anlatma Kuyu’da filmin ana ekseni haline gelir. Bununla birlikte Kuyu üçlemenin en sert filmi olarak da dikkat çeker. Üçlemenin diğer iki filminde sınırlandırılmış şiddet öğeleri yer alırken, bu filmde şiddetin dozu iyice yukarı seviyelere çekilmiştir. Film mülkiyet olgusuna saf psikolojik temelli yaklaşmış, doğrudan olarak olgunun insan psikolojisinde yaratığı iktidar tutkusuna dikkat çekmiştir.


Yazar Hakkında

Demek ki ölmemişim, çünkü bütün hayatım bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑