Eleştiri

Published on Aralık 28th, 2016 | by İsmail Erk Deliormanlı

La La Land (2016)

Share Button

Damien Chazelle’in son filmi La La Land, diğer iki filmi gibi, odak noktasına müziği alarak ilerliyor. Bu filmde diğer iki filmi Guy and Madaline on a Park Bench ve Whiplash’in de üzerinde bir müzik etkisi var. La La Land’i izlemeden önce müzikalleri pek tercih etmeyen bir sinema izleyicisiydim. Bu film, müzikallere, caza ve dansa daha sıcak bakmamı sağladığı gibi ideallerinin peşinden koşmanın ne demek olduğuna ve bireyselliğin doğru yorumlandığında nasıl sonuçlara yol açabileceğine dair birçok konuda fikirlerimi ve vizyonumu genişletmeme de yardımcı oldu.

Film bir müzikal olduğundan oldukça yüksek temposuna ayak uydurmak için hareketli bir kamera tercih edilmiş. Özellikle filmin ilk sahnesindeki kamera kullanımı oldukça başarılı. Los Angeles trafiğindeki arabaların arasında süzülen kamera adeta şehrin hareketliliğine dikkat çekiyor. Chazelle arabaların trafikte beklediği bu sahnede Federico Fellini’nin 1963 yapımı  filmine selam gönderiyor.

LLL d 12 _2353.NEF

La La Land’de görüntü yönetiminden çok sanat yönetimi dikkat çekiyor. Bu noktada sanat yönetmeni Austin Gorg’a hakkını teslim etmek gerekir. Spike Jonze’un 2013 yapımı Her filminde de sanat yönetmenliği görevini üstlenen Gorg, her iki filmde de renk kullanımıyla öne çıkıyor. La La Land sırasıyla Kış-Bahar-Yaz-Sonbahar mevsimlerini takip ediyor. Filmin 2015’in yaz ayında sadece sekiz haftada çekildiği düşünüldüğünde, kullanılan renkler mevsimlerin karakterlerini çok iyi yansıtarak filmin sadece yaz ayında çekildiğini hissettirmiyor. Ayrıca sabaha karşı çekilen sahnelerdeki renkler, renk kullanımındaki başarıyı en üst noktaya taşıyor.

La La Land, kısaca bahsetmek gerekirse, idealist bir caz piyanistiyle, oyuncu olmak isteyen bir garsonun birbirlerinin hayatlarına dokunmalarını anlatıyor. Sebastian (Ryan Gosling) çok sevdiği cazın geride kalmış ihtişamlı döneminin bittiğini kabul etmeyen ve cazı kurtarmak için özgürce caz yapabileceği kendi yerini açmak isteyen idealist bir adam. Mia (Emma Stone) ise çocukluğundan beri oyuncu olmak isteyen hatta oyunlar yazan ama bir türlü başarıya ulaşamayan bir kadın. Bu ikili filmin başından itibaren birçok kez büyük tesadüfler sonucu karşılaşıyorlar ve bu karşılaşmalar birbirleriyle yakınlaşmalarına yol açıyor. Rastlantı eseri karşılaşmalarından birinde aralarında şöyle bir diyalog geçer:

– Sürekli birbirimizle karşılaşmamız baya garip.

– Belki bir anlamı vardır.

lala-land

Mia ve Sebastian’ın sürekli karşılaşmalarının gerçekten bir anlamı vardır. Bu anlam birbirlerinin hayatlarına tam ihtiyaçları olduğu gibi dokunmaktır. Birbirlerinin üzerine basarak değil birbirlerinden güç alarak hayallerini kovalarlar.

La La Land, toplumun beklentilerini umursamayarak bireyin kendisi olabilmesiyle ilgili bir film. Özellikle Sebastian sık sık Mia’ya toplumun ne düşündüğünün önemli olmadığını, tek önemli olanın kişinin kendi hayallerinin peşinden kendisini tatmin edecek şekilde gitmesi olduğunu söyler. Bu açıdan bakıldığında filmin başından sonuna kadar bir bireysellik övgüsü olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak bu bireysellik Krzysztof Kieslowski’nin Trois couleurs: Bleu (Üç Renk: Mavi) filmindeki gibi dışlayıcı bir bireysellik değildir. Kieslowski  Mavi filmi hakkındaki bir röportajında önceki cümlede bahsedilen “dışlayıcı bireyselliği” şu sözlerle anlatıyor:

Küp şeker kahveyi emerken, kahramanın diğer hiçbir şeyi önemsemediğini göstermek için çok kritik çekimler yaptık. Ne diğer insanları, ne ne yaptıklarını, ne çocuğu, ne de onu seven ve onu bulmak için büyük bir çile çeken adamı. Hiç umursamıyor.”

Mavi’de kadının çocuğu ve kocası öldüğünden bu tepkilerini bir şok olarak değerlendirmek mümkün olsa da bu sahnedeki detaylar ve kadının kendi bireyselliği dışındaki dünyayı umursamazlığı, aslında birçok Batı toplumlarında baş gösteren bir sorundur.

la-la-land-movie-trailer-image-still-9

La La Land’de bencil bir bireysellik değil, “toplumun bireyi yiyip bitiren güçlerine karşı başkaldırı niteliğinde olan bir bireysellik” anlatılır ve övülür. Dışlayıcı bireysellik bireyin başka bir bireyi yok ederek kendini ortaya koyması, kendisini başkasının yokluğuyla var etmesi, adeta kendisine yer açmasıyken; La La Land’deki bireysellik bireyin bireye destek olarak, birbirlerini birbirlerinin amaçlarına ulaştırmasıdır.

Bireyselliğin yanlış yorumu, yani dışlayıcı bireysellik, bu bireysellik türünden zarar gören kişileri temelsiz bir toplumsallığa iter. Çünkü bu kişiler, bireyselliği yaralayıcı, kendi haklarının gözetilmediği, kendi kimliklerinin bir başkasının bireyselliğine alan açmak için suistimal edildiği bir unsur olarak algılarlar. Bu durum onları direkt olarak toplumsallığa iter ancak toplumsallık temeli olmadan ulaşılabilecek bir amaç değildir. Oysa doğru yorumlanan bir bireysellik (Mavi’deki gibi bireylerin var olmak için birbirlerini yok ettikleri değil, La La Land’deki gibi var olmak için birbirlerini var ettikleri) başarıya ulaşacak bir toplumsallığın temelini teşkil eder.

la-la-land-movie-trailer-image-still-13

La La Land bize bireyselliğin sadece doğru yorumlandığında amacına uygun olacağını anlatmakla kalmaz, aynı zamanda toplumu inşa eden sürecin yönünün toplumdan bireye inmek olmadığını, bireyden topluma çıkmak olduğunu da gösterir. Yani önce bireyselliği doğru yorumlamalı daha sonra da doğru yorumlanmış bireyselliğin temel teşkil ettiği toplumsallığa doğru yola çıkmak gerektiğinin altı çiziliyor. Hem Mia hem de Sebastian, bireysel hayallerini kovalayarak ve bu kovalamacada birbirlerine yardım ederek tek başlarına topluma yararlı bireylere dönüşüyorlar.

Filmin bir Amerikan filmi olması ve Hollywood setlerinde çekilmesi de Amerika’nın temsil ettiği bu bireysellik anlayışının kutsanmasını açıklayıcı niteliktedir. Filmin geçtiği Los Angeles gerek Amerikan edebiyatında gerek Hollywood’ta “insanların hayallerini kovaladığı ve sonunda hayallerine kavuştuğu yer” olarak nitelendirilmektedir. Filmin klasikleşmiş Amerikan Rüyasının artık işlemeyen kısımlarını törpüleyerek yeni, modern bir havada sunması, Amerikan Rüyasının kaybolan etkisini yeniden harekete geçirme çabalarının başladığını haber vermektedir. Geleneksel Amerikan Rüyası tablosunda içki, kadın, para üçgeninde dönen hayatlar anlatılırken La La Land’de, içkiye yer olmayan (filmin birçok sahnesinde ana karakterler içki içmeyi reddediyorlar), kadının metalaştırılmadığı ve paranın önemli olmadığı, önemli olanın bireyin hayallerinin ve ideallerinin peşinden koşması gerektiğinin altı çizilerek Amerikan Rüyasının bir-zamanlar-vazgeçilmezi olan içki, kadın, para üçlüsü aforoz ediliyor. Bu noktada yazıyı filmden bir replikle sonlandırmakta yarar görüyorum: “Böylesine gelenekçi olursan nasıl devrim yapacaksın?”


Yazar Hakkında

1993'te doğdum, 2007'de dedem öldü. Aynı yıl İstanbul'a taşındım. Aklım 2007 ve öncesinde, çocukluğumda kaldı



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑