Avrupa Sineması frantz_04

Published on Aralık 29th, 2016 | by İsmail Yaprak

Şımarık Bir Çocukla Şapşal Bir Kızın Hikâyesi: Frantz

Share Button

Birinci Dünya Savaşı’nda, bir Fransız olan Adrien, bir Alman olan Frantz’ı öldürüyor. Frantz’ın anne babası ve eşi Anna da perişan oluyorlar tabii. Aile Adrien’le tanıştığında onun Frantz’ı öldürdüğünden habersizler. Biz izleyici olarak da filmin ilk yarısında Adrien’in Frantz’ın arkadaşı olduğu (ve benzeri) yalan(lar)ına da inanıyoruz. İşte efendim ne güzel keman çalarmış, Manet’nin resmini beğenirmiş filan… Adrien bu yalan dolanın içinden çıkamayınca gidip gerçeği Anna’ya anlatıyor (Frantz’ı öldürdüğünü) ve ondan af diliyor. Bu andan sonraki kırk dakika Anna’nın bu gerçekle cebelleşmesiyle ilgili…

frantz-francois-ozon

Adrien’den başlayalım: savaşın ortasında düşmanını öldürüyorsun. Tabii tırnak içinde düşman… Nihayetinde savaş dediğimiz şey devletler istiyor diye gençlerin birbirini öldürdüğü bir çeşit illüzyon üzerine kurulu. Adrien bir çatışmada öldürse sorun etmeyeceği Frantz’ı, bir düello gibi yüz yüze geldikleri bir anda öldürdüğü için (belki de gerçekten ölümle ‘yüzleştiğinden’) bu gerçekliği kaldıramıyor. Frantz’ın bir de silahında mermi olmaması, kafasında bir masumu öldürmüş olduğu gibi bir yanılsama yaratıyor (oysa Frantz’ın silahında mermi olsaydı belki de Adrien ölecekti ve bu mantıktan filmin adı da Adrien olacaktı ve Frantz Adrein’in hikayesini yaşayacaktı). Dolayısıyla Adrien’in ‘savaşta durduk yere masum bir adamı öldürdüm’ serzenişi bir çeşit kibir aslında. Olay bir bar çıkışında barış dolu bir ortamda oluyormuş gibi düşünmek, savaşın bir paradigma olarak mantığını algılamamak, ailenin ilgi odağı olmayı isteyen çocuğunun bir şeyleri kırıp dökerek ilgiyi üzerine çekmesine benziyor. Adrien prensip olarak savaşmaktan, insanları öldürmekten dertliymiş gibi görünmüyor. Onun derdi bir başına Frantz’i öldürmüş olmak (bir not: bu belki de savaşta sadece bir kişiyi öldürdüğü anlamına da gelebilir). Adrien’in Frantz üzerinden ilgi çekmek istediği yapamadıklarında gizli: birincisi böyle bir gerçekle karşılaşıldığında en güzeli onu bastırmak. İkincisi: eğer bastıramıyorsan bu gerçekle kendin üzerinden yüzleşmek, yani bunu öteki’ne değil, kendine itiraf etmek. Adrien bu ikisini de başaramayınca ilk önce öldürdüğü adam olmaya karar veriyor (yani Frantz aslında ölmedi). Tabii o da olmayınca en saçma (ve hastalıklı) olanı tercih ediyor: Frantz’ı öldürdüğünü sevgilisi Anna’ya söylüyor. Ama bunu yapana kadar da Anna’yla flörtleşiyor, kayın’ları bir güzel kafalıyor, kendini bir güzel sevdiriyor. Öldürdüğü adamın yakınlarını duygusal olarak inanılmaz bir ahlaksızlıkla bir güzel sömürüyor. Sonra Anna’ya “şey ben Frantz’ı yakından tanımak istedim” filan diyor ama yaptığı alenen sapıklık. Öldürdüğünüz birinin yakınından af dilemek kadar kibirli ve yüzsüz bir davranış olabilir mi? Ne yani onun ölüsünden karısı mı sorumlu olmalı mesela? Dünyada birinin ölümünün affına hangi merci karar verebilir? Adrien, Anna’ya “beni affet” diyor, sonra Fransa’da Anna kendisini affettiğini söyleyince “ama ben kendimi affetmedim” diyor. Böyle de gerzek bir tip. Sen kendini affetmeyeceksen eğer ne işin var kardeşim o zaman adamın sevgilisinin yanında? Adrien’i o mezarın başına getiren şey süper-egosu (vicdanı) değil yani, bizzat egosu! Belki de çaktırmadan “evet düelloda Frantz’ı öldürdüm ve erkek olduğumu kanıtladım” demeye çalışıyordur… Kısacası Adrien adam öldürerek ilgiyi üzerine çeken, Frantz taklidi yaparak Anna’yı tavlayan ve onun tarafından affedildikten sonra işi bittiği için yoluna devam eden şımarık, kibirli bir çocuktan başkası değil…

frantz_03

Anna ise nişanlısını kaybetmiş ve yas içinde yaşayan bir kadın… Kendisine talip olan bir adamı Frantz’ı unutamadığını söyleyerek reddediyor. Frantz da bir mektubunda “mutlu olmanı istiyorum” diyor Anna’ya… Hani şu “ben ölürsem sakın sonsuza kadar beni düşünüp üzülme, kendine yeni bir hayat kur” klişesi… (Ki, biliyorsunuz bunun altında da aslında “inşallah ben ölünce hep beni seversin, başka erkeklerle ilgilenmezsin, ama bunun imkânsız olduğunu bildiğim için mecburen ‘ne olur beni düşünmeyi bırak ve başka bir erkek bul kendine’ demek zorundayım. Sahtekârlığın böylesi). Anna da nişanlısı “hep mutlu ol” demese sonsuza kadar Frantz’ı düşünecek mesela, ondan başka bir erkek olmayacak hayatında, ama Frantz diyor “mutlu ol” diye. Şimdi ölüyü kırmak olmaz… Böylece bir miktar Frantz sosu bulaşmış Adrien’e hızla abayı yakıyor. Sonuçta sürekli depresyonda yaşayacak değil kadın, anlayışla karşılıyoruz ama sonrası çok ilginç. Adrien gerek ailenin gerek Anna’nın adeta tapındığı Frantz’ı öldürdüğünü söylüyor! Düşünün, evleneceğiniz adamı meğer bira içip dans ettiğiniz adam öldürmüş! Ozon tabii öyle bir açıdan anlatıyor ki hikâyesini, izleyiciler tıpkı rahip gibi düşünüyorlar: “aman canım şunun şurasında savaşta öldürmüş. Affet gitsin.” Hristiyanlıktaki bu akıl almaz rasyonel yaklaşım tüyler ürpertici gerçekten. Anna da abayı feci yaktığı için (rahibin dediğini de bahane ederek), Adrien nişanlısını mı öldürmüş, gelip kendine yalanlar mı uydurmuş umurunda değil. Buradaki affetmenin de gerçekten affetmeyle hiçbir ilgisi yok. ‘İsa kendini çarmıha gerenleri affetti’ martavalını siz külahıma anlatın. Bu olağanüstü büyük affın arkasında kadının aşık olmasından başka hiçbir şey yok. Bir yerlerde Ozon’un kadınları çok iyi anladığına dair yazılar okuyup duruyorum. Doğrusu sırf aşık olduğu için, nişanlısını öldürdüğünü itiraf eden bir erkeğe “tamam canım, sorun değil” diyen bir kadın portresi çizmek her kadından anlayan erkeğin yapabileceği bir şey değil. Tebrikler Ozon’a… Bu açıdan sondaki feyk de çok anlamlı değil mi? Sen git nişanlının katilini ona aşık oldun diye affet, sonra kapısına kadar git, adam da seni düğününe davet etsin! Adrien ilgi toplamak isteyen ve akvaryumdaki balığı öldüren şımarık çocuksa, Anna da beyaz atlı prense ruhunu satmış şapşal bir kızdan başkası değil…

Nihayetinde Adrien mızmızlığının sonucunda istediklerine ulaşıyor (affediliyor, peşinden koşuluyor, paylaşılamıyor vb.), Anna ise ölen prensinin ardından onu öldürenin prens olduğu yanılsamasına kendini kaptırıyor. Finalde ‘intihar’ ederken yanında başka bir erkekle bitiyor film. Anlaşılan üzüntüsü, affetmesi, vefa duygusunun sahte olması gibi, intiharı da sahte… Çünkü büyük ihtimalle adam hayatını kurtarsın diye intihar edecek… Eh, prens bulmak kolay değil.


Yazar Hakkında

Samsun'lu. 9 Eylül Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu. Demokratlığa, cool'luğa ve eğlenceye inanıyor.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑