Dünya Sineması

Published on Aralık 2nd, 2016 | by Ozan Kaan Üreten

Tôkyô monogatari (1953)

Share Button

“Hayatımızın çoğunu bizden çalan modern zaman işleri ve uğraşları tarafından kuşatıldık. Birçok yönümüzü ve özelliğimizi bu durum yüzünden kaybettik. Bu durum, insanlığımızın temel ve en önemli yönleri olan aile ve insan ilişkilerini minimum düzeye indirdi,dahası,  onları bizden koparmaya başladı.”

Yasujiro Ozu’nun Tokyo Hikayesi filmi, Japon sinema tarihinin başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Yaşlı Hirayama çiftinin çocuklarını görebilmek adına Tokyo’ya ziyarete gelmesi üzerine yaşananları anlatan film, dönüşüme ve modernleşmeye başlamış Japonya’nın gelenekselliğinden yavaş yavaş uzaklaşmasını ve modernize şehir hayatının, aile yapısına ve insan ilişkilerine nasıl etki ettiğine ışık tutuyor. Değişimle beraber insani ilişkilerimizi hayal kırıklığına uğratan toplum yapısını gösteren, duygusal ve yıkıcı bir film olan Tokyo Hikayesi’nde,  üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen aile, toplum ve hayata bakış açısı konularının günümüzdeki problemlerle örtüşmesi, yönetmen Ozu’nun modern toplum eleştirisinin hala geçerli olduğunu kanıtlıyor. Film, hayatın güzel ve hala yaşanmaya değer olmasına rağmen bir o kadar da hayal kırıklığı barındırdığı gerçeği üzerine kurulu. Her kültürün kendi devinimde olduğunu bilmemize rağmen var olan sorunların evrensel ve birçoğunu paylaşıyor olmamız fikri filmi özel kılıyor.

Kırsalda en küçük kızlarıyla yaşayan Hirayama çifti diğer evlatlarını özlemiş ve onları ziyarete Tokyo’ya gitmeye karar vermiştir. İlk başta sıcak karşılanıp çocuklarıyla özlem gideren çift, Tokyo’da beklediklerini bulamazlar çünkü çocukları artık kendi ailelerine bakmakla ve işleriyle çok meşgullerdir ve anne-babaya zaman ayırabilmek onlar için imkansıza yakındır. Yaşlı çiftin Tokyo’da yaşayan çocuklarından biri mahalle doktorudur, diğeriyse güzellik salonuna sahiptir ve anne-babalarını çok sevmelerine rağmen işleri yüzünden bir türlü onlarla ilgilenemezler. Çocukları, bir süre sonra yaşlı çifti istemsiz bir şekilde yük olarak görmeye başlarlar. Onların evde sıkıldıklarını ve onları ihmal ettiklerini düşünen çocukları, Hirayama çiftini gezdirmesi için sekiz yıl önce savaşta ölen kardeşlerinin dul eşine ricada bulunurlar ve dul kadın bu isteği işi olmasına rağmen tereddütsüz kabul eder. Yaşlılara karşı çok nazik ve alakalı davranan Noriko, anne-babanın öz evlatlarından görmediği ilgiyi onlara gösterir. Noriko’nun yaşlı çiftin öz evlatlarından daha vefakar olan bu hareketleri, kan bağının insanları birbirine bağlayan güçlü bir bağ olmadığı gerçeğini ortaya çıkarması açısından önemlidir. Noriko’nun anne-babalarını gezdirmesi sonrası kızının “aslında onları benim gezdirmem gerekirdi ama çok meşgulüm” dediği sahneden itibaren insanın midesine oturmaya başlayan üzüntü-tiksinti karışımı duygular, Yasijuro Ozu’nun minimalist teknikleriyle gizliden seyirciye vurmaya başlıyor. Filmlerinde gerek kalmadıkça şiddete ve duygusallığa açıktan asla izin vermeyen usta yönetmen, minimalist teknikleri ile filmi  gerçekçi ve duygusal açıdan derin bir hale getiriyor.

tokyooo

Filmde, anne-babanın çocuklarından aldıkları her erteleme ve red yanıtına rağmen çocuklarının iyi olduklarını görüp mutlu olmaları karşılıksız sevginin temsili ve bu durum üzerinde düşünülmesi gereken bir tutum olarak karşımıza çıkıyor. Anne-babayı en azami biçimde mutlu etmenin, onlara zaman ayırmak ve ilgilenmek olduğunu unutan çocukları ebeveynlerinin mutlu olacağını düşünüp onları bir kaç günlüğüne kaplıcaya yollarlar. Fakat tatil yeri yaşlılara göre değildir ve çift bu sesli ortamdan rahatsız olur. Ertesi sabah okyanus kenarında çiftin oturduğu sahne, Ozu’nun minimalist tekniğiyle yine duygusallığı doruğa ulaştırıyor. Terk edilme duygusunun, sahneye herhangi bir diyalog katılmaksızın açıkça ifade edildiği bu sahnede, yönetmen Ozu yaşlı bir çiftin çocuklarından ayrılma duygusunu sadece çevre görüntüsü  ile verebilmeyi başarmış. Üzüntü ve terk edilme hisleri, film boyunca çok belirgindir ancak seyirciye hiçbir şekilde empoze edilmemektedir. Uzak manzara görüntüleri ve sessizlik, duyguları izleyiciye verme açısından sakin ve sevecen bir yol olarak seçilmiştir. Yönetmen Ozu’ya göre tüm duygular karakterlerin altında yatar ve seyirci onları kendi kapmalıdır. Çift daha sonra çocuklarının yolladıkları paranın boşa gittiğini duymamaları için haber vermeden Tokyo’ya erkenden geri döner. Noriko anne Tomi’yle ilgilenir ve onu evine alır. Baba Shukichi ise eski dostlarının yanına gider ve sabaha kadar içip dertleşir.Babanın arkadaşlarıyla olan sahnesi, filmde devam eden Yasujiro Ozu minimalizmini de doruk noktaya çıkartır. Kamera çekimleri açısından hareketsiz çekimleri tercih eden Ozu, seyirciye mekandaki gözlemci hissini vermeyi çok iyi başarmış. Dertleşme sahnesinde baba Shukichi’nin film boyunca hiç homurdanmamasına rağmen “sanırım mutlu olmalıyım” diyerek aslında evlatlarının mükemmel olmadığının ve daha doğru ve realist bir beklenti içine girmesi gerektiğinin farkına varması, izleyicileri konuşmaları takip eden sessiz bir kişi moduna sokuyor. Yaşadığı hayal kırıklıkları yüzünden eski alışkanlığı olan alkole dönen baba Shukichi, aşırı sarhoş bir şekilde arkadaşıyla beraber polis tarafından kızının evine getirilir. Çiftin Tokyo ziyareti bittiğinde yürekleri buruk olmalarına rağmen trene binerken dahi bu durumu çocuklarına belli etmemeleri anne-baba sevgisinin karşılıksız olduğunu izleyiciye kanıtlar niteliktedir.

Hayat insanı düş kırıklığına uğratıyor değil mi?

cinematography

Tokyo Hikayesini böylesine güçlü bir film haline getiren olgulardan biri de insanların ailelerine olan bağlarının gücünü korumak için hiçbir çaba sarf etmemesi gerçeğini ortaya çıkarmasıdır. Eğer insan, ailesiyle vakit geçirmek için bazı işlerini bir kenara koyma gücünü kendinde görmüyorsa, o zaman o ailenin bir parçası olmasının anlamı nedir?

İletişim yerine bencilliği ortaya çıkaran bir sistemde yaşatılıyoruz. Bizleri çok meşgul eden ve etmeye devam edecek olan modern bir dünyada yaşadığımız için düzenli bir şekilde ilişkilerimizden uzaklaştırılıyoruz ve bu durumdan kurtulmak aslında hiç de kolay değil. İstemsiz olarak ilgi göstermemiz gereken yakınlarımızdan uzaklaşmamız onları olumsuz etkilemekte ve bu durum insanın kendi içinde de zaman geçtikçe sürekli büyüyen bir sorun haline dönüşmektedir. Modern toplumun eleştirisini yapan Albert Camus, kitabında “Bugün karım öldü fakat neyse ki masamın üstü beni oyalayacak bir sürü evrakla dolu.” diyerek aynı soruna farklı bir tarzda yaklaşıyor. Camus’ya göre yabancılaşma, toplumsal bir yaratımdır ve Ozu’nun film boyunca değindiği gerçeklik de modernize toplumların insani ve ailevi ilişkilerden dahası kendi insanlığından uzaklaşma sorunudur.


Yazar Hakkında

Bir hayalim var ve her yeni günde onu korumam gerek.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑