Minör Temaslar

Published on Ocak 1st, 2017 | by İsmail Yaprak

Minör Temaslar 13

Share Button

•    Hell or High Water, tıpkı Shyamalan filmleri gibi görünürde bir janr filmiymiş gibi duruyor (western). İki iki-eli-kanda-hell-or-high-water-2016-turkce-altyazili-izle-382kardeş banka soyarken, peşlerinde de onları yakalamaya çalışan iki (biri yaşlı kurt) polis görüyoruz. Üst metinde basit bir suçlu/polis kovalamacası gibi duran film, alt metinde dahiyane bir kurguyla müthiş bir sistem eleştirisi sunuyor. Bir zamanların Kızılderililerini yok ederek kıtayı parselleyen beyaz adamların, günümüzün Kızılderilileri haline geldiğinden tutun; at üstünde silahlarla yapılan sömürünün yerine bankacılık ve petrol şirketlerinin ‘eli kansız’ sömürüsünün yerleştiğine kadar (ve daha onlarca nüans) filmde çok alt perdeden ve kısık sesle anlatılıyor. Ne yalan söyleyeyim, bu tarz, derdini sessizce anlatabilme yeteneği, benim sinemada en beğendiğim ve temelde en çok aradığım şey… Yılın kaçırılmaması gereken filmlerinden…

•    Tereddüt kaş yapayım derken göz çıkaran, derdini anlatayım derken birçok şeyi eline yüzüne bulaştıran birtereddut-e-hindistan-dan-2-odul-8188092 film… Çocuk gelinin çocuk gelinliğinin meymenetsiz kaynanayla vurgulanmasından tutun, modern kadının dertlerinin seks üzerinden anlatılmasına kadar olayı es geçen yığınla sorunu var filmin. Sevmediği kocası tarafından her gün tecavüze uğrayan Elmas ile rakı teklifini duymazdan gelerek büyük kalp kıran bir adamın karısı olarak Şehnaz’ın aynı ruhu paylaştıklarına bizi inandırmaya çalışan Yeşim Ustaoğlu’nu yürekten tebrik ediyoruz.

•    Ozon’un son filmi Frantz, bir taraftan savaşın anlamsızlığı üzerine milliyetçiliğe tekme tokat dalarken, bir frantz_03taraftan kadın ve aşk üzerine ilginç çıkarımlarda bulunuyor. Savaşta nişanlısını öldürdüğünü söyleyen bir adama âşık olan bir kadın karakter söz konusu mesela… Aşk’ın akıl dışılığını anlatan daha manyakça bir kurgu olamaz herhalde. “Aşkın gözü kör filan değil” diyor aslında bir bakıma Ozon. “Aşk gözleri çok iyi gören, son derece sağlıklı bir psikopat…” Ozon’un kadın ruhundan anladığı söylenir. İlk kez bu filmde bu yoruma katılıyorum.

•    Noah Baumbach’ın dertleri, tasaları, anlatmak istedikleriyle Amerikan sinemasında önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Gündelik yaşamları anlatmak, sıradan karakterlere odaklanmak ve bir hikâye anlatmaktansa bir durumun/ atmosferin varlığına işaret etmek bu tür bir sinemanın en aşikâr özellikleri… Filmlere isimlerini veren Margot da Greenberg de bir kahramandan ziyade sadece öylesine birer karakterler. Geçmişte yapamadıkları şeyler ve pişmanlıkları süren hayalleri var. Hemen hiçbir şeye hâkim değiller, hiçbir şey istedikleri gibi gitmiyor; ama bunu kabul edip nihilist bir dünyada da yaşamıyorlar. Onlarınki bir tür “yuvarlanıp gitme” hali… Tüm bu günlük olduğu oranda hakiki olan dünyanın, diyelim bir Payne’inki kadar başarılı olmamasının nedeni ise Baumbach’ın sinema algısına hitap edememesi. İzleyici bu sıradan insanların hayatlarını izleyip, tıpkı bir parktan geçip gider gibi, pek de bir şeyden etkilenmeden yoluna devam ediyor. The Squid and the Whale, Margot ve Greenberg, benim hastası olmadığım ama dünyalarını çok benimsediğim ve sevdiğim filmlerdi. Sonra Baumbach birden bire benim hiç sevemediğim Frances Ha ile turnayı gözünden vurdu, ki Ha’yı da bu üç filmin dünyasına koyabiliriz. Fakat fark etmişsinizdir, While We’re Young ile Mistress America, Baumbach’ın başka bir algı dünyasına kaydığını gösteriyor. Bu son iki film, ondan önceki dört filmi andırsa da, artık asıl mesele ‘loser’lığın kıyısında dolaşan sıradan karakterlerden ziyade, hayatı ıskalamaya başlayan ve çağın gerisinde kalan orta yaşlı karakterler üzerine… Üstelik ana gövde teknoloji, metinlerarasılık, pastiş, simulakra ve kurgu/gerçeklik gibi postmodern konular üzerine kurulu… Baumbach’ın ilgisini buraya kaydırması beni sevindirmesine sevindiriyor ama bu da ‘gündelik hayat sineması’ dediğim şeyden onu uzaklaştırıyor gibi… Her neyse… Son filmi Mistress America yine orta şekerli ve yine keyifli, ama o kadar… Her zaman olduğu gibi…

•    A Bigger Splash’den bahsederek bitirelim. Ekşi Sözlük filmi pek sevmemiş çünkü filmi göründüğü kadarıylaa-bigger-splash-swimming-pool-scene ele almışlar. Halbuki Hell or High Water gibi, A Bigger Splash de, görünenin tam tersi yönde işliyor. Ultra liberal bir ortamda takılan karakterler (çıplak dolaşmalar, zamanında birlikte olmuş olmalarına rağmen karakterlerin birbirlerine tanıdıkları toleranslar, baba kızın ensesti çağrıştıran halleri vb.), bir noktadan sonra işin içinden çıkamayacaklarını anlayınca otoriterliğe savruluyorlar. Bu açıdan filmin Tepenin Ardı’nı hatırlattığını söylemek mümkün… Çünkü karakterler; aitlik, kıskançlık, seks gibi çok önemli ‘dertler’ ile cebelleşip, içip sıçıp, havuzlarda yüzüp dans ederlerken; aslında içinde bulundukları ada, göçmenlerin ölümü göze alarak (ve hatta ölerek) hayatlarını kurtardıkları bir can pazarına dönüşmüş durumda… Film bu göçmen meselesine öylesine alttan, öylesine naif dokunuyor ki, takdir etmemek elde değil. İşlenen cinayetin Tepenin Ardındakiler’in, yani göçmenlerin üzerine atılmasıyla çember tamamlanıyor. Doğrusu bu kadar derin bir konuyu bu kadar usulca anlatmak büyük maharet. Kaçırmayın derim…


Yazar Hakkında

Samsun'lu. 9 Eylül Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı mezunu. Demokratlığa, cool'luğa ve eğlenceye inanıyor.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑