Avrupa Sineması

Published on Ocak 24th, 2017 | by Güney Birtek

0

Toni Erdmann: Sanatsal Bir Alman Pornosu

Share Button

*Dikkat. Spoiler içeren bu yazı,  filmi henüz izlememiş olanlar için tavsiye edilmez. 

Eleştirmenlerce son yılların en yüksek puanını alarak FIBRESCI ödülüne layık görülen Toni Erdmann, hiç şüphesiz 2016’ın en ses getiren ve büyük tartışmalara yol açan filmlerinden biri. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmış fakat ödülü Ken Loach’ın politik “I, Danile Blake” filmine kaptırmıştı. Toni Erdmann sayesinde yönetmeni Maren Ade’yi de tanımış olmamızdaki farkındalık sinemaseverler için önemli bir umut teşkil ediyor. Önceki iki uzun metrajından sonra uzun bir dönem yapımcılığa soyunmuş sinemacı nihayetinde Toni Erdmann ile yönetmenlik koltuğuna tekrar oturmuş ki “detaycı” kadrajını keşfetmemize olanak sağlayabilmiş. Her şeyden önce filmin tatmin edici bir sanat eseri olduğunu vurgulayalım. Yer yer seyirciyi gülümsetip, hüzünlendirirken, film, sinir uçlarımıza dokunarak kendi ailevi sorunlarımızı terazide tartabileceğimiz bir özellik taşıyor.

Modern Avrupa Sineması’nın mihenk taşını oluşturan aile ilişkileri üzerinden toparlanmış senaryoda iletişim sorunu yaşayan bir baba-kız hikayesini izliyoruz. 60 yaşlarındaki Winfried, emekli bir müzik öğretmeni. Çocuklara piyano dersi verirken, okul törenlerinde piyano çalarak hayatını devam ettirmekte. Klasik parçalanmış bir Avrupa ailesinin izini gördüğümüz hikayede Winfried, eşinden yıllar önce boşanmış ve kendisi gibi yaşlanmış köpeğiyle yaşayan yalnız bir adam. Kızı Ines ise hayatının merkezine işini odaklamış Bükreş merkezli bir petrol şirketinde başarılı bir yönetim danışmanı. Ines’in işlerinden fırsat buldukça yurduna (Almanya) döndüğü nadir zamanların birinde kızını, eski eşinin evinde görmeye giden Winfried, telefonda iş görüşmelerinden uzaklaşamayan kızıyla yeteri kadar vakit geçiremeyecek ve Ines’in Bükreş’e dönmesiyle yaşlı köpeğinin de ölmesi üzerine filmin olay örgüsüne kavuşacağımız Winfried’in zamansız Bükreş tatilinde bulacağız kendimizi.

1toni

Winfried’in kızına gittiği bu ani ziyaret başlarda Ines’in pek hoşuna gitmese de babasıyla yaşadığı aidiyetsizlik duygusu nam-ı diğer Toni Erdmann olgusuyla sonlara doğru bir ortaklık, bir bağ kurabilme potansiyelini doğuracaktır. Seyirci eğer filmin ana karakteri Ines’i yakalayabilirse filmin içine girebilecek ve filmin tanrısal bakışında üçüncü bir karakter olabilecektir. Tabii bir de filmin iskeletini oluşturan yönetmenin insan ilişkilerine detaycı bakışını göz ardı etmememiz gerekiyor. Ütüsüz gömlekler, çalışanların dağınık ev halleri, otel odaları, iş hayatının doğurduğu bencillikler, hırslar, ego savaşları üstünde bir de iletişim kuramadığı babasıyla vakit geçirmek zorunda kalan Ines… Alman pragmatizmine yönelik eleştirileri ince bir mizahla içinde barındıran filmde özenle yakalanması gereken, gerçek hayattan kesitlerin sunulduğu detaya indirgenmiş bir çok sahne mevcut. Örneğin, artık Almanya’ya dönmek üzere kızının evinden ayrılan Winfried’in, Ines ile vedalaştığı apartman koridorundaki sahnede asansörün bir türlü gelmeyişi sonrasında yaşanan rahatsız edici şaşkınlık halleri… Hepimizin başına geldiği bu komik olayları, falancayla vedalaştıktan sonra aksi durumların yaşanması ve akabinde doğan 10-15 saniyelik boşlukları hatırlayalım… Keza bir iş yemeğine babasıyla gitmek zorunda kalan Ines’in ortamdaki iş arkadaşlarına karşın babası adına utanma duygusunu hissetmemiz yine, filmin önemli dertlerinden sadece bir kaçı. Bahsedilen ortamda Winfried, ortamdan hoşlanmadığı için cebindeki protez dişi çıkarır ve Toni Erdmann olur. Sahnenin seyirliğine dikkat edecek olursak o sırada biliriz ki Winfried’in parmakları protez dişine değmiştir ve konuşma esnasında parmakları yanıbaşındaki Ines’in ellerine dokunmuştur. Bu tiksinç duygu Ines’in saniyelik bir hızla çaktırmadan babasının ellerini itmesi ve ellerini pantolonuna sürerek silmesi yine filmin detaycı vizyonunda yakalanması gereken ayrıntılardan biri. Keza Ines’in asistanı Anca’nın her fırsatta yöneticisi Ines’e “çalışma şeklimden memnun musunuz” sorusuna Alman pragmatizminin metaforu konumundaki Ines’in “Evet, oldukça yol kat ettin ama bence Almancanı daha çok geliştirmelisin” önerisi yine filmin kaçırılmaması gereken detayları arasında yerini koruyor.

toni2

Toni Erdmann komedi filmi olarak finansa edilse de aslında oldukça trajik bir baba-kız ilişkisinde buluşurken, bir çok sinemasever tarafından hayranlıkla karşılansa da filmin abartıldığı düşünen kitle de az değil. Bunun üzerine “Toni Erdmann’ı neden sevmedin?” yan başlığıyla filmin okumasını Brecht ve Aristocu katharsis kavramı üzerinden değerlendirmeye çalışalım.

Brecth’in Epik Tiyatro öğretlerinde bilinir ki falanca hikaye doğrusal olmayan bir üslupla verilir. “Her sahne kendi içindedir” yorumunda bulunan Brecht, seyircinin hikayeden alacağı duyguyu son derece ilerici ve düşünceye sevk ettirici bir nitelikte olmasını istemiştir. Epik Tiyatro kuramı her şeyden önce ortak paydada “gerçeklik” olgusunu vurgular. Brecht’in materyalist felsefeye belirleyici estetik bir değer katıp uygulayan ilk kuramcılar arasında olduğunu hatırlatarak Toni Erdmann’ın “yabancılaşma” temasında Brecht etkisine yakın bulduğum diyalog/davranış sistematiğini gözden geçirdiğimde, Brecht’in “insanların sadece çevreleriyle kuracakları diyaloglar ile anlaşabileceği” sözüyle eş değer bir alt-metin görmekteyim. Çünkü insan karakterinin diyalektiği tamamıyla dış dünyanın etkisiyle şekillenir. Bilinir ki Brecht’in epik tiyatrosu dramatik sanatta psikolojinin iskeletini değiştiren görsel sanatların başını çeker. Nihayetinde Brecht’e göre insan psikolojisi “yöntem”, yani sorunu gösteren davranışların/mimiklerin bir eylem biçiminde sunulmasıyla gösterilir. Bu vesileyle Toni Erdmann’da karakter ile bütünleşemeyen seyirci, alışık olmadığı bu tematik gidişatta filmi sevemeyebilir. Bu duruma sebep olarak da karakterle bütünleşmeyi birincil amaç olarak gören ve Brecht’in karşı tarafta durduğu Aristocu “katharsis” kavramına değinmekte fayda var. Aristocu katharsis kavramına baktığımızda ise dünya genelindeki çoğu filmi bu yönelişe örnek gösterebiliriz. Katharsis: temizleme/temizlenme “arınma” gibi anlamlar içermektedir. Seyircinin duygularını harekete geçirmekle başlayıp etik doğruluğa kavuşturan bir sanatsal felsefe olmakla birlikte, katharsis, seyircinin izlenen oyundaki baş karakterin başına gelen korkuları, acıları kendisinin başına geliyormuş gibi düşünerek yarattığı ve kendisini olaylara hazırladığı “trajik haz” duygusu olarak bilinir. Çünkü Aristoteles’e göre öykü, tregedyanın amacı doğrultusunda korkuların ve acıların üzerine inşa edilmiştir. Korku ve acıma duygusu, olay örgüsü söz konusu olduğunda kendiliğinden doğan insani duyguları barındırdığı için baş karakterlerin “iyi” olması kaçınılmazdır. Örneğin baş karakterin yaşadığı acıları, sıkıntıları görüp onun kötülere karşı verdiği apansız savaşındaki intikam duygusunu baş karakterle birlikte yaşadığımız bir çok filmi hatırlayalım… Genelde iyiler kazanır. İyiler, fedakar bir şekilde kendilerini ölüme hazırlasalar bile nihayetinde nefes alabileceğimiz yeni özgür bir yaşam alanı sunarlar. Kötülükler artık bitmiştir ve zaferi iyiler kazanmıştır. Bu durum sinemada karakterle seyirciyi birbiriyle özdeşleştirmek için kullanılan en yaygın sinematik işleyiştir. İyilik kavramı insana doğuştan itibaren aşılanan bir yaşamsal faaliyet olduğu için “vicdan” sahibi olmak, bireyin film seyirliğinde her ne kadar gerçek hayatındaki kötülüğünü unutturuyor olsa da sonuçta seyirci konumundaki bireyin genelde “iyilikten” yana bir duruş sergilediği bilinir. Çünkü filmin seyirciyi avladığı hikayelerde, başkarakter kiralık katil olsa dahi, film, karakterin kiralık katil olmasının zorundalıklıklarını gösterme çabasına yeltenir. Bütünleştirilmek istenen karakterin başka bir çaresi olmadığının hikayesini verdikten sonra empoze edilen duygusal hazla seyirciyi filmle/karakterle uyum haline sokabilen sayısız film sayabiliriz… Sonuçta klasik anlatı dizisine sahip filmlerde başkarakterler kiralık katil olsa dahi “iyinin” kazandığı, kazanması gerektiğini etik olarak vurgulayıp seyircinin derin bir oh çekmesini sağlayacaktır. (mutlu son)

toni4

Toni Erdmann’ın sahne sıralamasına baktığımızda ise olay örgüsünün belirsizliği, tıpkı Brecht öğretileri gibi seyirciye her an her şey olabilir etkisi yarattırıyor. Brecht, Almanların özellikle I. Dünya Savaşından sonra disiplinli, soğukkanlı ve katı olmalarına ilişkin bir yorumunda: kapitalizmi de arkalarına almalarının doğurduğu tüketim hızının ve yozlaşmanın kapitalizmle aynı oranda büyüttüklerini söylemişti. Bu durum Toni Erdmann’da Ines karakterini yakaladığımızda, kadınsal duygularını yitirmiş tabiri caizse “erkekleşmiş” bir kadın faktörünü okuyabilmek, göz önünde bulundurmamız gereken önemli bir ip ucu. Yaşamında olup bitenlere son derece materyalist bir gerçeklikle bakan Ines, modern kapitalist çağın  uzmanlaştığı alanda kalabilmesi için şart koştuğu katı kuralların farkında ve kartlarını faydacılık politikasıyla sisteme göre oynarken bir Alman buldozerinden farksız değil. Fakat babasıyla yaşadığı aidiyetsizlik, onun için bastırılmış duyguların en büyük sıkıntısını oluştururken, Ines’in zaman zaman kendi öz benliğini (duygusallığını) yakaladığımız sahneler filmin en önemli resimlerini oluşturuyor. Evet, Toni Erdmann’ın, babalarına yeteri kadar sevgiyi/değeri gösteremeyen insanların yabani hallerini yansıtmak gibi önemli bir derdi var. Filmde, yine olayların seyirciyi hiç ummadıkları yere getiren dizisinde babası Winfried’in piyano başında çaldığı parçada ve Ines’in tüm yaşamını o şarkının (Greatest Love Of All) zaman aralığına sığdırmışçasına süregelen duygusal boşalma anını yakalamak, şarkıyı söylerken ki tonlamalarıyla babasına karşı duyduğu sevginin ve nefretinin en bariz yansımasını yakalamak olacak ki Toni Erdmann’ın ne denli özel bir film olduğunu bir kez daha anlayacağız.

tonipiyano

Toni Erdmann’daki Brechtyen dokunuşu Ines karakterini yakaladığımızda, modern zamana karşı elimizde tutamadığımız doğayla iç-içe yaşanan mutlak sevginin gerekliliğini kendi bünyemizde tartmış oluruz. Filmde, dert edinilmiş durum; ne Toni Erdmann’ın şakacı halleri, ne de kızının mutlu olması için bir çaba haline girişen baba karakterinin varlığı. Filmin asıl derdi, birbirlerini çok sevdiği halde bir türlü iletişim kuramayan son derece özel bir baba-kız ilişkisinde detaya indirgenmiş yönetmen bakışında toplanıyor. Konuşmaların bittikten sonraki 5-10 saniyelik bakışlı susmalarında bile içlerindeki fırtınayı görebilmek incelik isteyen bir gözlem yeteneği gerektiriyor. Ines, babasını seviyor lakin ona doya doya sarılacak bir anı yakalayamıyor. Olayların süregeldiği hikaye bizi Ines’i evinde vereceği doğum günü partisine götürürken Ines’in, ahlaksal normlara kafa tutup doğum günü partisini birden “çıplaklar partisi” olarak değiştirmesindeki en önemli materyalin ise boğazına kadar kapitalizme, yoz kültüre saplanmış Ines için bir arınma bir kurtulma çabası olacak ki  kendisini küllerinden yeniden yaratması nihayetinde Ines için kaçınılmaz bir öz-benlik savaşında toplanacaktır. Partiye çıplak gelmeyenleri içeri almayan Ines’in kapısını çıplak olarak çalan ilk kişinin asistanı Anca olması, yöneticisinin gözüne girmesi için bu kurtlar sofrasında nelerinden vazgeçebileceğini de masaya yatırıyor. Yönetmen, iş hayatının doğurduğu hırsları bunun gibi bir çok  planda o kadar güzel anlatıyor ki hiyerarşiye bağlı olarak yükselme çabasındaki alt sınıfın pragmatist çabalarını minimal bir düzlemde ortaya dökebiliyor.

toni12

Winfried’in Bulgar inanışına göre kötü ruhları kovmak için tasarlanmış devasa kostümü üzerine geçirip, kızının doğum günü partisine o ürkütücü haliyle gitmesi, filmin tuhaf gidişatına maksimum bir değer taşırken baba ile kızın artık bir aidiyetlik sağladığına da tanık ederiz. Filmin doruk noktasını oluşturan Ines’in babasına sarıldığı anın işleyişi o kadar doğal/sade bir anlatımla sunuluyor ki (dış ortam sesinin mükemmel işlenişi, yaşamdan alınmış bir kaç dakikalık samimi kesit gibi) hikayenin tüm derdini anbean içine alabiliyor. Winfried, “Toni Erdmann” olarak kızıyla iletişimini bir nebze olsun sağlamlaştırmışken yönetmenin Alman soğukkanlılığını ritmik olarak nasıl yumuşattığını da tanıklık etmemizdeki haz, filmin büyüsünü taçlandırıyor. Böylelikle Toni Erdmann’ın durduğu noktaya baktığımızda yani filmin sunumunu ve sinematik ögelerini topladığımızda ortaya, sinemanın istenildiğinde nasıl sınırsız bir üretkenliğe kavuştuğunu görüyoruz. Toni Erdmann’ın parçalarını birleştirdiğimizde; bütünüyle insana dokunan, filmin içindeymiş gibi hissettiren, sihirli bir gerçeklik algısıyla insana dair ne varsa içinde barındıran özel bir film olduğuna ulaşıp, filmin açık uçluluğunda anlatılmak istenenin başarıya kavuştuğuna inanmaktayım.

 


Yazar Hakkında

”Kendini sinemaya verdi.”



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑