Hollywood

Published on Şubat 1st, 2017 | by Hasan Cem Çal

Coming Home: İnsan ve Yaşam

Share Button

Hal Ashby’nin sinemasının yapısal bir tutumla, formal bir kavrayışla, tam anlamıyla anlaşılamayacağı, özümsenemeyeceği açıktır. Bu durum, belki de en çok da Coming Home, The Last Detail, Being There gibi filmlerinde kendisini ortaya koymaktadır. Ashby’nin yapmak istediği, sinemaya özgü malzemeyi yoğurarak, ki bu görsel olduğu kadar işitsel de bir materyale işaret eder, bir farkındalık yaratmak; bir çağı, bir jenerasyonu, hem tatlısıyla, hem de acısıyla sunmaktır; ama bunu oldukça bilindik, tanıdık ve halka hitap edecek bir noktadan gerçekleştirir. Bu noktada da, Ashby’nin, Fransız Yeni Dalgası’nın en tanıdık ismi olan Godard’dan ziyade, daha az bilindik olan Rivette’e, ya da Rohmer’e benzetilebilir olduğu doğrudur. Ashby’nin filmlerinde, The Last Detail’dan Being There’a kadar, hiçbir retorik ile karşılaşılmaz, hiçbir bayağılık, herhangi bir kuşakta; bu ister görsel, ister işitsel, isterse de yazınsal olsun, sezilmez. Ashby’nin film yapma, sinema yapma biçimi ele alındığında, onun sinemanın olanaklarını araştırdığı, eşiklerini taradığını söylemekten çok, elde etmiş olduklarında, hazır bulduklarında ustalaştığı ve bunları, hangi temayı işliyorsa, ona yedirdiği söylenebilir. Böylelikle, Ashby’nin sinemaya içkin, özgü bir devrimci olma payı bulunmadan, ama, yine sineması aracılığıyla, devrimci olduğu da söylenebilir; çünkü o, sinemasında işlediği, merkeze aldığı, incelediği karakterler vasıtasıyla; hikâyeler ve onların sunumu söz konusu olduğunda devrimcidir.

Ashby’nin filmlerine ilk bakışta, onun klasik bir Hollywood film üreticisi mi, yoksa özgün işler yaratan bir yönetmen mi olduğu tam olarak anlaşılmaz. O, hem Jack Nicholson, Jane Fonda gibi oyuncularla çalışmakta, hem de bu oyuncuları, çok sade, süsten uzak ve direkt rollerde kullanabilmektedir. Jane Fonda’yla Jon Voight’e, Coming Home’daki performanslarıyla, Oscar’ı kazandırdığı da unutulmamalıdır. Böylelikle, oldukça Amerika’ya özgü bir zeminde bulunmasına karşın Ashby, aynı zamanda da Amerika’nın ekonomik, sosyal, siyasi ve askerî anlamda tavizsiz bir eleştirisini sunacak, neredeyse bir karşı-propaganda sayılabilecek yoğunlukta, seviyede filmler de üretmeyi bilmiştir. Bu tezatlık, belki de her filminin özünde yer alan bir faktördür. Coming Home’sa, bu faktörü tamamıyla benimsemekle beraber, ve bir de Oscar’daki başarısıyla bu faktörü tasdiklemesi ile birlikte bir başka tezatlığı da içermektedir, aynı zamanda da, Amerika’nın yalnızca bir eleştirisi değil, ama özelinde Vietnam’ın, genelinde ise savaşın; insan hayatına verilen değerin ve bu değerin sorgulanma şeklinin de bir eleştirisidir.

Coming Home’un hikâyesi oldukça açıktır: Bir asker, Bob, Vietnam’da savaşmak üzere yola çıkacaktır, karısından, Sally, bir süreliğine ayrılacaktır; savaşacak ve yurduna onurlu bir şekilde, gönlü rahat bir hâlde geri dönecektir. Karısıysa, bu ayrılık süresince, Vietnam’da yaralanarak sakat hâle gelmiş askerlere yardım amaçlı, bir hastanede çalışacak ve burada daha önce tanışıklığı olan, yine Vietnam’da savaşmış ve sakat hâle gelmiş bir askere, Luke, âşık olacaktır. Evet; film boyunca, temel olarak, bunu görürüz. Hikâye, ilk başta, Vietnam’dan dönmüş bir asker ile, Vietnam’a gidecek bir asker arasında mekik dokuyan bir kadının, Sally’nin hikâyesi gibi görünür, ki bu ironiktir de, çünkü âşık olmuş olduğu adam sakatlanabilecek bir pozisyondayken, âşık olduğu adamsa zaten sakattır. Sally’nin Bob’la tatminkâr bir ilişkisinin olduğundan söz edilemeyeceği gibi, aralarında hiçbir bağın olmadığından da söz edilemez. Tamamen savaşın belirsizliği ve aynı zamanda da kesinliğiyle çevrelenmiş bir alanda Sally, ne yapacağını bilemeyen bir hâlde, hem kocasının zarar görmeden eve dönmesini beklemekte, hem de bunu beklememekte, belki de bekleyememektedir. Bizse, seyirci olarak, Bob’un geri dönmesini hem isteriz, hem de istemeyiz. İsteriz; çünkü Bob da bir insandır ve yaşamaya hakkı vardır. İstemeyiz; çünkü Sally’nin Luke’la mutlu, sıkıntıdan uzak bir hayat yaşamasını dileriz. Bu nokta, Coming Home’un yalnızca Sally’le ilgili olmadığını da kavradığımız noktadır; çünkü hiçbir karakter tek başına bir şey ifade etmemektedir ve bu ifadenin sağlandığı kaynak ise, üzücü bir biçimde, savaşın ta kendisidir. Çözüm, ne Bob’un ölmesi, ne Luke’un Sally’le mutlu bir hayat yaşaması, ne de bir başka seçenektir; ama tek seçenek mevcuttur, o da savaşın bitmesidir.

Coming Home’u orjinal kılan, bir aşk hikâyesi ile bir savaşı eşzamanlı işlemesi değildir; ama ikisinin de aynı anda imkânlı olamayacağına dair tespitidir. Öyledir ki, Sally’nin Bob’la ilişkisinin kökleri de, Luke’la ilişkisi kökleri de savaş öncesi bir zamana karşılık gelir. Böylelikle, Coming Home’unki, savaşın yarattığı bir aşk değildir; ama onu sekteye uğratan, afallatan bir zamanda, direnç gösteren bir aşktır; direnç olarak aşkın hikâyesidir. Bu noktada aşk, her şeyden önce, savaşa direncin, hâlâ bir umut olduğunun, ya da denebilir ki, umudun ta kendisidir. Bu aşkın, tensel olmadığı, olamadığı da unutulmamalıdır. Her nasılsa, bu aşk, bize meşru olup olmadığını sorgulatmayan, hemen kendimizi kaptırdığımız, bırakıverdiğimiz bir aşktır. Hatırlayalım; Sally, evli bir kadındır. Bu dinamik, film boyunca asla peşimizi bırakmaz. Luke’un, bir arkadaşının intiharının ardından, bir tepki olarak gerçekleştirdiği eylem ile, ki bu askeriyenin kapısına kendini bir kilit olarak vurmasıdır, birlikte izlenmesini sağlayacak, ve ardındansa fotoğraflarının çekilmesine, Sally’le olan ilişkisinin ortaya çıkmasına sebebiyet verecektir. Oysa Bob’un gelişi, filmin başından beri, belirli noktalarda bize hatırlatılmaktadır; Bob için savaş bittiğinde, Sally’le Luke içinse aşk bitecektir. Böylelikle, zaten kırılmaya, parçalanmaya yazgılı bir üçgenin çizildiği, kırılgan bir yapıya tanıklık ederiz. Bu kırılganlık, Bob’un savaştan gelmesiyle birlikte daha da bir kendini belli eder. Luke’un bacakları tutmazken, fiziksel olarak sakat iken; Bob, mental olarak savaştan etkilenmiş ve ruhsal olarak bir çöküntü yaşamıştır. Ama her ikisi de, birer mağdur olarak orada, Sally’nin karşısındadır. Luke’un Bob’a dediği gibi, aralarında bir fark yoktur, düşman Luke değildir, ama savaştır. Savaş, kişiyi öyle bir boyuta getirmiştir ki, kendisi dışında her şeyi düşman görmemizi sağlamış, hatta neredeyse kendimizi suçlayacağımız bir boyutta bizi, birer insan olarak manipüle etmiştir. Evet; savaşa gitme kararını da yine insan, savaşta ölen ve/veya savaştan dönen insan vermiştir, ama bir farkla ki, tek şans olan, çıkış olan pişmanlık, suçluluk duygusu; bir bilinçlenme, farkındalığa erme elimizden alınmaya görsün, işte o zaman, tam da o zaman her şey sona ermektedir. Luke’la Bob’un geri dönüşü olmayabilir, ama Luke’unda yaptığı gibi, gidecek olanlar uyarılabilir, tenkit edilebilir.

Ashby’nin; Jefferson Airplane’den Janis Joplin’e, Steppenwolf’tan The Beatles’a kullandığı müzikler de, her ne kadar belirli noktalarda banal bir hâle gelebilse de, zamanın, dinleyici için, ölüm dolu anlarında, bir hayat belirtisi olarak sarıldığı işlerdir. Müziğin filmin evrenine içkin mi olduğu, yoksa dışsal mı olduğu, tamamen Ashby’nin keyfine kalmış gibidir; bazen müziği evrene dahil eder, bazense bir fon müziği olarak kullanmayı tercih eder. Böylelikle, birçok izleyici için filmi daha temas edilebilir, daha ulaşılabilir, daha da kaygan kılar. Ashby’nin yaptığı işlerde halkı düşündüğü, halka eğildiği, bir ortaklık kurduğu doğrudur, bunu da sadece işitsel kuşakta yaptığını söylemek de yanlış olacaktır. Coming Home’un temasından oyuncularına, müziklerinden mekânına dek, her şey tanıdıktır. Bu, Ashby’nin neden sinemayı, bir ifade aracı olarak, tercih ettiğine dair de bir fikir verir; sinema, hem halka ulaşmada birçok sanat dalından, doğası gereği, çok daha ayrıcalıklıdır, hem de halka ulaşım şansı olmayan birçok dalı da, birçok temayı da, birçok gerçekliği de iletmekte, yoğurmakta, bünyesinde toplamakta da muktedir bir pratiktir. Böylelikle, Ashby’nin sinemasından, sinemaya özgü koşullardan çok; çağın gereğince bir eleştirisi, bir ironisi ve bir kavrayışından söz edilebilir.


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑