Avrupa Sineması

Published on Şubat 7th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Requiem: Bir İnanç

Share Button

Hans-Christian Schmid’in üçüncü uzun metrajlı filmi olan Requiem, çok da dikkat çekmemiş, arada kalmış, düşük bütçeli ve çetin bir film olarak görülebilir. Çetinliği, ya da boğukluğu da denebilir, işlediği konu, bu konuya olan yaklaşımı ve konuyla ilgili birçok kafa karışıklığını da içinde barındırmasında aranmalı, diye düşünüyorum. Herhangi bir filmin konusu din olduğunda, ya da din, filmin herhangi bir noktasında belirdiğinde, beklenti fazlasıyla yükseliyor, veya dine olan aşinalığa oranla düşüyor. Bu nedenle, Requiem‘den de, dinî bir bağlamda, çok da bir şey beklememek gerekiyor. Ancak, birkaç şeyi açıklığa kavuşturmak, üstünden geçmek, tekrardan düşünmek için bir itici kuvvet olarak düşünülebilecek Requiem‘in özü, dinî bir tabandan çok, evcil (domestic) bir tabana, dinamiğe işaret ediyor. Böylelikle, Requiem‘in, dinî olan ile evcil olan arasında bir bağ kurmaya çalıştığı da söylenebilir. Ama bunu başaramadığını da peşinen belirtmek gerekiyor. Toni Erdmann‘la sükse yapmış olan Sandra Hüller’in başrolünde yer aldığı film, Toni Erdmann‘da canlandırdığı karakter ile onu tanıyanlar için travmatik bir deneyim olabilir. Yine de, Requiem‘de Hüller’e verilen rol, tam da onun için biçilmiş kaftan; çünkü hem uslu, hem de hırçın olmasını gerektiren bir rol bu.

1

Requiem‘in konusu, ta en başından itibaren oldukça net bir şekilde beliriyor: Almanya’da yaşayan, yirmi bir yaşındaki bir kızın, Michaela’nın, üniversiteye kabul edilmesiyle birlikte evinden ve ailesinden ayrılacağına, kendine ait bir hayata sahip olacağına dair umuduyla her şey başlıyor. Bir umut ile başlıyor ki, bu önemli bir noktadır. Michaela’nın babasının, annesinden habersiz olarak, onun için tutmuş olduğu oda, ayrılışını tamamen garantiliyor. Annesiyse, bu ayrılıştan pek de memnun gözükmüyor, ki böyle noktalarda, tam tersinin olması, babanın bir tatminsizlik içerisinde bulunması beklenir; fakat bu, Requiem‘in dayandığı gerçek olaylar ile ilintili bir dinamiği yansıtıyor. Michaela’nın bir epilepsi hastası olduğu, ilaç aldığı ve doktorlar tarafından hastalığının gidişatına olumlu bakılmadığı, ta en baştan, belirgin bir şekilde anlaşılıyor. Katolik bir aileye mensup, ağır bir dinî eğitim görmüş, Tanrı’ya fazlasıyla bağlı bir kız olan Michaela, üniversiteye ilk adımını attığı anda birçok şey değişiyor: Annesinin onaylamadığı bir arkadaşla, Hanna’yla, yakınlaşıyor, bir erkek arkadaş, Stefan, ediniyor ve yapamadığı birçok şeyi, durmaksızın yapmaya devam ediyor. Her şey yolunda giderken bir anda geçirdiği krizler, üniversiteye girdiği, bağımsızlığını kazandığı noktada da peşini bırakmıyor. Aslında haplarını almadığı zamanlarda, ya da almamaya eğilimli olduğu anlarda, ortaya çıkan belirtiler, Michaela’nın, doğaüstü varlıkların onu ele geçirdiğine dair bir kanıya kapılmasına sebebiyet veriyor.

2

Michaela’nın krizleri, öncelikle, hem baskıcı bir tutumla yetiştirilmesinden, hem de kendisini, bir başkasına gerek kalmaksızın, bastıracak denli baskıyı özümsemiş ve içselleştirmiş bir birey olmasında aranıyor. Ve bu baskıya, Michaela’nın kendisi dışında, ama onun doğasına, belki de kadınlığına, özgü bir zemin bulunuyor: Cinsel olarak uyarılmadığı, bir kadın olarak kendini deneyimleyemediği ve bu kadınlığı dilediği şekilde yansıtamadığından, ya da benzer nedenlerden dolayı, bu krizler ortaya çıkıyor, diye düşünülüyor. Bu, Michaela’nın erkek arkadaşı ile yaşadığı birçok şeyin ardından, nedenler arasında sayılamayacak düzeyde, geride kalmaya başlıyor. Bu nedenledir ki, Michaela’nın krizlerini, bilindik histeri krizlerine, sinir krizlerine benzetmek güçleşiyor. Bunlar, krizlerin bir parçası olmadığından dolayı değil, ama özü olmadığından dolayı bir şey ifade etmiyor. Böylelikle, daha büyük bir bütünleyiciye ihtiyaç duyulmaya başlanıyor. Ve doğal olarak, Michaela’nın annesi ve babasına, özellikle de annesine dönülüyor. Babasıyla arasındaki bağ ne kadar güçlüyse, annesiyle de o kadar güçsüz olan Michaela, birçok kez annesinin istismarına uğruyor: Michaela’nın annesine aldığı değerli hediyenin karşılığında, kıyafetlerinin çöpe atılmasından, her fırsat dahilinde Michaela’yı, babasının aksine, hasta olarak yaftalamaya, tüm bunlardan sorumlu olan annesi, belki de her şeyin kaynağı olarak görülmeye başlanıyor.

3

Bu, bir noktaya kadar doğru da, ama annesinin de ana neden olarak görülmesi, ne tatminkâr geliyor, ne de sorunları tam anlamıyla çözdüğüne inanılıyor. Michaela’nın krizlerinin sıklaştığı zamanlarda, ailesinden değil, ama rahipten medet umarken görmemiz, hem ailesine olan güvensizliğini, hem de bunun faydasızlığını, tekrardan, açığa çıkartıyor. Durumuyla ilgili rahibi bilginlendirdiğinde, rahibin tutumu oldukça sert ve dışlayıcı oluyor, ama bir o kadar da gerçekçi olduğu söylenebilir: Michaela’nın aksine, rahip, onu ele geçirdiğini söylediği doğa üstü varlıkların, kendisinden başka bir şey olmadığına, tahrikten (temptation) ibaret olduğuna inanıyor. Michaela’ysa, rahibin böyle şeyler söylemesinin nedenini, korkmasında arıyor. Böylelikle, rahibin de yardımcı olamayacağı anlaşılıyor. Bir süre sonra tüm haplarını lavaboya boşaltan Michaela, içinde olduğuna inandığı varlıklara davetkâr davranmaya başlıyor. Michaela’nın dinî olanı hastalıklı hâle mi getirdiği, yoksa hastalığı dinî bir hâle mi getirdiği, tam da açık değil, ama ikincisi daha olası gözüküyor. Hastalık, bir temel teşkil ediyor, ama ona direnç gösteren, Michaela’nın dinî tutumu oluyor: Yere düşürdüğü tesbihine uzanamaması, duvarında asılı olan haç figürüne dokunamaması ve dua edildiğinde rahatsız olması, bu duruma örnek oluşturuyor. Dinî olan, hastalığın kendisi değil, ama uyarıcı olmaya başlıyor. Böylelikle, bir yandan tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyulurken, bir yandan da psikiyatrik müdahaleye gerek duyuluyor. Michaela’nın krizlerden kurtuluşunun olmadığına inandığı noktada ise, bir başka rahibin de desteğiyle, tüm bunların bir sınanma, Tanrı’nın sevgisinin, inayetinin bir belirtisi olduğu düşüncesi açığa çıkmaya başlıyor. Böylece, hastalık gerekçelendirilmiş, acıysa baki kılınmış oluyor. Michaela için hayatın kendisi bir acı hâlini alıyor ki, olabildiğince bundan memnun da gözüküyor. Ve böylece, ölüm, onun son çaresi oluyor; zaten Requiem‘in en sonunda da öldüğü belirtiliyor.

4

Doğaüstü varlıkları kovmak için gerçekleştirilen bir dizi seansın ardından Michaela, gitgide yıpranmaya başlıyor ve, belirtildiği gibi, ölüyor. Michaela’nın ölümü, bir bedel ödemeye işaret etmiyor: Ölüyor; çünkü kendi muktedirliğine olan inancını yitiriyor. Bir şeyleri olduramadığında; onun yerine bunu Tanrı’nın gerçekleştirmesinin gerektiğini, kendisinin gücünün yetmeyeceğini ve altından kalkamayacağını düşünüyor. Böylelikle, gitgide acizleşiyor. Öyle ki, yaşamaya dahi kadir olmadığına, yaşamın imkânsız olduğuna dair düşüncesi, müfritliğini de açığa çıkartıyor. Tek başına ne hastalığın bir neden, ne de dinî olanın bir neden olduğu, ama birinin diğerine uyarıcı bir öğeler bütünü tesis ettiği, diğerine olan ulaşım kanallarını tıkadığı bir noktada, her şey, Michaela’nın bu makûs zıtlığı barındırmasında aranmalı, diye düşünüyorum. Böylece, bu zıtlık dahilinde aklı bir gelip, bir giden Michaela, zaten kendisi tarafından işletilen bir baskıya maruz kaldığından dolayı, kendisi dışında hiçbir şeyi hedef olarak gösterebilecek bir durumda da olamıyor. Ya da, gösterse dahi, yararsız oluyor; çünkü, tam aksine, bu zıtlığı besliyor. Stefan’la Hanna’nın da onu kurtaramadığı, arzu ediyor oldukları tarafından mahkûm edildiği bir alanda Michaela, son çareyi, bu acıya katlanmakta, varoluşunun özü olarak görmekte buluyor. Requiem‘se, bu yoğunluğun meşruluğuna, ne denli meşru olduğuna dair bir film, daha fazlası değil.

5

Requiem‘in gerçek olaylarla bağlantısıysa, filmin bel kemiğini oluşturuyor: Requiem‘in, yaşanmış olan hikâye ile, Anneliese Michel’le, bir bağlantı kurmaktansa; bu hikâyenin iskeletini, başka bir düzlemde, tekrardan oluşturduğu söylenebilir. Ancak, hikâyenin özüne eğilmek ve Michaela’nın yaşadıklarını aktarmak, Schmid’in önceliği oluyor. Bu nedenle, Michaela’nın diğer insanlarla kurduğu dinamikler, fazlasıyla eksik kalıyor. Hikâye dahilinde izole edilen bir karakter olarak Michaela; böylelikle, hem etrafındaki insanların, hem de izleyicinin bağlantı kuramadığı bir karakter hâline geliyor. Ve belki de, gelmesi de gerekiyor. Requiem‘in biçemi söz konusu olduğundaysa; ham, işlenmemiş bir görüntünün kullanımından; Sergei Loznitsa’nın belgesellerinde karşılaşılabilecek görsel ve işitsel bir anlayıştan söz edilebilir. Ayrıca, Requiem‘de, hem mekâna dahil olan, hem de mekândakilerle arasındaki mesafeyi, bir röntgenci (voyeur) edasıyla koruyan Schmid’in kamerası, mekânı, bir saklambaç alanı olarak, yeniden kurmasını da biliyor. Âni zoom’larınsa, Quentin Tarantino’nun Django Unchained‘ini andırdığı ve bunun zaman zaman komik olabildiğini de eklemek gerekiyor.


Yazar Hakkında

1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için, görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak davul çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑