Dünya Sineması

Published on Mart 27th, 2017 | by Hasan Cem Çal

24 Frames Per Century: Bir Duyuru

Share Button

Athina Rachel Tsangari’nin 24 Frames Per Century‘sini izlemek; her şeyden önce, bir şeyi izlemekten öte, sinemanın üretmiş olduğu, hâlihazırda mevcut tüm imajlar ile etkileşim hâlinde olmayı andırıyor. Aslında bu, bir pratiğin, film üretme pratiğinin, kendi üzerine eğilmiş, ta kendisinin meçhul geleceği ile ilgili bir şeyler söylemeye çalışan, bunu da, yine imajlar, ve tabiî ki sesler, aracılığıyla gerçekleştiren, bir duyuru, da denebilir. Ama neden şimdi, ve neden bu şekilde? Neden bu imajlar, ve neden bu sesler? Oldukça yerinde sorular, ve şu ana kadar her taraf, bu sorular, ve cevaplarıyla doldu. Ve cevap, herkese göre farklılık gösterdi; çünkü hiç kimse aynı doğrultuda görmüyor, ve duymuyordu. Yani, herkes sinema yapıyordu. Ama artık sinema yapıyor muyuz? Soru, buna benziyor. Ya da, sinema yapılmaya devam edilecek mi? Bazin’in, Bonitzer’in, Duras’nın, Syberberg’in, Brakhage’ın, Kracauer’in, ve nicelerinin cevaplarıyla dolu bu pratik, ama yeterli mi? Yeterli olmalı mı? Cevaplardan çok, sorularla dolu, da denebilir. Belki de en güzeli, Bresson’un Sinematograf Üzerine Notlar‘daki cevabı: ”Hiçbir şeyi değiştirmeden, her şey farklı olsun”. Hiçbir şeyi değiştirmemek de ne? Ve hiçbir şeyi değiştirmeden, nasıl oluyor da her şey farklı olabiliyor? Bu, bana öyle geliyor ki, sinematografik olanın, sinemaya özgü olanın, ne olduğu, ne olabileceği üzerine bir tefekküre gönderiyor. Ve bu tefekkür, ancak sinemaya içkin bir süreçten geçerek aktüel bir hâle gelebiliyor. Hiçbir şey değişmiyor; sinematografik olan, hâlâ orada, ve her şey de değişiyor. Yeni ve biricik sinematografik düzlemler keşfetmek; işte, yaklaşık 120 yıldır olagelen pratik bu.

Tsangari’nin 24 Frames Per Century‘si, tam da bu gidişat üzerine, bu süreç üzerine, bir duyuru niteliği taşıyor. Bir denize, belki de bir okyanusa, bakan iki tane projektör ve Godard’ın Le mépris‘i. Bir şeyin geleceği üzerine, belirsiz bir diyalog duyuyor ve okuyoruz; bir film bitiyor, ve bir diğeri başlıyor. Bir kadın, bobinleri değiştiriyor. İmajlar, elden ele geçiyor; bir perde olarak el. Yansıtacak hiçbir şey kalmadı mı? Bir karamsar ile, bir iyimser arasındaki diyalog; iki projektörün diyaloğu. İmajlar, ve seslerin birlikteliği, imajları kişileştiren sesler, ve sesleri kişileştiren imajlar; sonsuz bir döngü. Peki, Tsangari’nin filmi bunun neresinde? Kötümser mi? Yoksa iyimser mi? Belki de, her ikisi de değil. Ve neden olsun ki? 24 Frames Per Century‘nin başında, artık zamanın geldiği belirtiliyor, ama neyin zamanı? Sinemanın yok oluşunun mu? Hiç sanmam. ”Ya gelecek kimse kalmadıysa?”, diyor bir ses, diğeri ise cevaplıyor, ”Her zaman bunu soruyorsun”. ”Elimde değil, bir karamsarım ben”. Bu soruyu mu sormalıyız kendimize? Gelecek kimsenin kalmadığını mı düşünmeliyiz? Yoksa gelecek kişi mi olmalıyız? Evet; kendimize herbirini sormamız gerekiyor. Öyle ki, ancak bu şekilde bir gelecek tahayyül edebiliyoruz. Hem kendimiz için, hem de kendimizi kurduğumuz, ve tekrardan kurduğumuz pratik için. Ve bu geleceği, ancak şimdi yapılandırabiliyoruz. ”Sana birinin geleceğini söylemiştim”, diyor bir ses, diğeri ise, ”Sen, sadece bir iyimsersin”, diye yanıtlıyor. ”Birisi gelmeliydi”. Belki de, ne iyimser olmak, ne de kötümser olmak bir işe yarıyor, ama yeni araçlar bulmak gerekiyor. İşte, tam da bu noktada, 24 Frames Per Century‘nin, bir çağrıdan çok, bir duyuruyu andırdığı söylenebiliyor. Bir seferberlik değil, ama bir içtima; bir içtima ile bağlantılı bir duyuru.

Sinematografik olan; verili bir depodan imajlar tedarik edip, onları varyasyonlamak (found footage’tan bahsetmiyorum) olmadı hiçbir zaman; ama, tam aksine, imajlar yaratmak, yaratılanlar için akışlar tasarlamak, ve bu akışlar vasıtasıyla kimliğimizi kurmak, ve tekrar kurmak oldu. Şu an, imajların, ve seslerin, kimliği yoktur, mu diyeceğiz? Belki de. Kimlik, eğer stabil bir varoluşa işaret ediyorsa, doğrudur bu. Tüm gelişimlerin, dönüşümlerin, vs., aksine, ben, sinemanın, eğer bir sabotajı gerçekleştiyse, bunun dışarıdan değil, ama içeriden gerçekleştiğini düşünüyorum. Sorun, hiçbir zaman formatlar, aygıtlar, vs., olmadı; ama bunların kullanımları, ve tüketimleri oldu. Evet; ne oldukları, nasıl kullanılacakları ile ilgili bir prosedür sağlayacaktır. Ama her koşulda mı? Lumière’ler de sinemanın geleceği olmayan bir icat olduğunu düşünmüyorlar mıydı? Şimdi, yaklaşık 120 yılın ardından, tekrar soruyoruz kendimize; sinemanın bir geleceği var mı? Gelecek ile ilgili bir yargıya varamıyoruz, hiçbir zaman varamadık. Şimdiye dair bir yargımız var, o kadar. Ama, Lumière’lerden farklı olarak, şunu diyebiliyoruz; sinemanın bir geçmişi vardır. Bu, yeterli olabilir mi?

Tags: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑