Dosyalar

Published on Mart 16th, 2017 | by Mert Erez

Afişler Üzerinden Türkiye Sinemasındaki Yaratıcılık Sorunu

Share Button

Yaratıcılık kabaca; olmayan bir şeyi hayal edebilme, bir şeyi herkesten farklı yollarla yapabilme ve yeni fikirler geliştirebilme yeteneğidir. Sinema da dahil olmak üzere tüm sanat dallarını icra edebilmek için sanatçılarda olması gereken en temel gereksinimdir.

Bugün sinemayla hiç ilgilenmeyen birine dahi “Türkiye Sineması’nın sorunlarını” sorduğunuzda alacağınız 2-3 cevaptan bir tanesi yaratıcılık olacaktır.

Özellikle 2000’lerin başlarından sonra komedi filmleri ortak parantezinde baş gösteren bu yaratıcılık problemi yerini artık git gide,  seyirciyi filme  çekmek için “tutmuş” bir filmin benzerini yapma sorununa da bırakıyor. Yani yaratıcılık sorunu yanına bir de kopyacılığı ekliyor. “Ee zaten yaratamayan sinemacı, kopya çekmez mi?” düşüncesiyle karşı karşıyaysanız şöyle düşünün. Ya sinemayı sanat olarak görmeyen bu “sinemacılar” yeni bir şey denemekten bile korkuyorlarsa?

Filmlerimizdeki yaratıcılık problemi sadece filmlerin hikayelerinde değil, yönetmenliğinde, karakterinde, diyaloglarında, güldürü-ağlatı yöntemlerinde, hatta pazarlanmasında hatta hatta afişlerinde bile kendini gösteriyor. Herhangi bir sinemaya gittiğinizde birbirinin aynısı ve tutmuş bir taslakla hazırlanmış sinema filmi afişlerini görmemek işten bile değil.

Bu birbirinin aynısı afişlere sahip olan filmlerin hepsi aynı yönetmen  tarafından çekilmemişse  yahut afişi aynı kişi tarafından yapılmamışsa bu sinemada bir yaratıcılık sorunu olduğunu anlatabilir bize.

Klasik bir karşılaştırmayla Türkiye Sineması’nda afişler üzerinden “hadi zarar etmeyelim. Afişimiz de aynı olsun” kaygılı araştırmayı yapabiliriz.

Örneğin Nesli Çölgeçen’in 1985 yılında yaptığı Züğürt Ağa filmi, sadece afişi üzerinden bile bize filmle ilgili bir şeyler sunuyor. Kara komedi olan bu film, daha afişinden toplum eleştirisi yapmaya başlıyor. Şener Şen’in gayet başarılı yapılmış illüstrasyonu afişe yaratıcı bir bakış açısı ekliyor. Ağa’nın suratındaki rahatlık, elinde sigarayla satılık levhasını dikiyor olması da yine filmle ilgili bize bir öngörü sağlıyor. Dikkat ederseniz filmin afişinde sadece Şener Şen’in ismi ön plana çıkmış ve herhangi bir ticari kaygı güdülmemiş. Züğürt Ağa eğer 2000’lerde vizyona girseydi, tüm oyuncuların kafaları afişte yer alır, abartılır bir ağa konsepti çizilirdi.

1980 yılında Kemal Sunal’ın başrolü oynadığı ve Kartal Tibet yönetmenliğinde çekilen Zübük filminin afişi bize yine karakteri ve filmle ilgili ipuçlarını veriyor. Bir yandan da afiş halk ile yöneten arasındaki büyüklük küçüklük ilişkisini yansıtıyor. Yani film mesajlarını daha siz filme gitmeden size iletmeye başlıyor. Kemal Sunal’ın yüzündeki karakterin “zübüklüğünü” yansıtan ifade yine bize sadece karakteri tanıtıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Ali Şen, Metin Serezli ve Nevra Serezli olmasına rağmen afişte hiçbirinin görüntüsü kullanılmamış. Afiş sadece filme hizmet ediyor.

Ne bu filmin ne de az önce gördüğümüz Züğürt Ağa’nın afişinin herhangi bir benzeri bulunmuyor.

İnceleyeceğimiz son film ise 1992 yılında Melih Gülgen’in yönettiği Tatar Ramazan. Filmin klişesi haline gelen Tatar Ramazan hareketi ve Ramazan’ın heybetli tavrı afişte kendini belli ediyor. Ramazan karakterinin her boyutta esaretten özgürlüğe giden tavrı ve artan gücü ön plana çıkarılmış. Yani afiş yine bize filmle ilgili bir anlatım yapıyor. Yine sadece başrol oyuncusu afişte kullanılırken diğer oyuncular sadece isim olarak bir reklam kampanyasına dönüştürülmeden kullanılmış.

Kadir İnanır’ın kullanıldığı görsel de yine filmden alınan ve Kadir İnanır’ı değil Tatar Ramazan’ı anlatan bir çalışmayla verilmiş.

Yani aslında neredeyse 10 senedir sadece filme seyirci çekmek, filmde kimlerin oynadığını ve kabaca neyi anlattığını
göstermek dışında kullanılmayan film afişlerinin gücünü geçmişte sıkça kullanmıştı Türkiye Sineması. Dönemin yönetmenleri kendi sinemalarından bir şeyler aktarmışlardı afişlere. Herhangi bir pazarlama kaygısı gütmeden, sadece filmi anlatarak oluşturulan afişler dönemin yaratıcılık anlayışını da yansıtıyordu. Eleştirisel tavrını da.

Türkiye’de son dönemde vizyona girmiş olan bazı film afişlerine bakmak gerekirse;

Hepsi 2000’den sonra yapılmış olan ve rastgele seçtiğim bu film afişleri arasındaki 7 farkı sorulsa bulamayabiliriz. Bu afişlerdeki asıl sorun ise kopyacılıktan ve bir taslak halinden ziyade yaratıcılık sorunu. Herhangi bir yönetmen dokunuşu olmayan bu afişlerin hepsi aynı yönetmenin elinden çıkmış gibi duruyor ve seyirciye birer reklam ve katalogdan başka bir şey ifade etmiyor. Afişlerde kullanılan oyuncu görsellerinin çoğu filmden bağımsız olarak çekilmiş görseller halinde veriliyor. Yani bu aslında seyirciyi bir sinema filmine değil de ürün satın aldığın bir kataloğa yönlendiriyor.

Afişlerin üst tarafında kullanılan ” başrol kafaları” ve alt tarafındaki şeritlere gelen “yan rol kafaları” seyirciye filmde kimlerin oynadığı dışında hiçbir şey anlatmıyor.

Tabi afişlerle başlayan bu yaratıcılık ve kopyalama sorunu hikayeler, espriler, karakterler üzerinden devam ediyor. Yukarıda incelediğim 3 eski Türk filminin her bir başkarakteri, üzerinden 20’den fazla yıl geçmesine rağmen hatırlanıyor ve biliniyor. Çünkü her bir karakter yeni ve yaratıcı bir oyun ortaya koyuyor. Yeni bir dert anlatıyor ve daha önce başka bir karakterde görülmemiş jestler, stiller, şiveler, diyaloglarla karşımıza çıkıyor. Ancak son yıllarda yapılan hemen her filmde yakışıklı ve güzel başroller birbirine benzerken, benzer Karadeniz ve Anadolu şiveleri, benzer espriler, benzer jestler, stiller, diyaloglar kullanılıyor. Afişlerde olduğu gibi filmlerin içeriğinde de yaratma riski yine sıfırlanıyor. Yeni ve akılda kalıcı bir karakter yaratılamıyor.

Hikayeler de bir kopyalama ile bizlere sunuluyor. Etliye sütlüye dokunmayan, toplumsal eleştirilerden uzak, birbirinin aynısı hikayeler ısıtıp ısıtıp seyirciye sunuluyor.

Yani kısaca “Türkiye Sineması’nda 1 yılda …. film vizyona girdi” haberleri gerçeği yansıtmıyor. Bir film sürekli değişerek yeniden vizyona giriyor. Ne hikaye, ne karakterler ne de afişler değişmiyor. Herhangi bir yaratıcı dokunuş olmadan “sinema yapmaya” devam ediliyor…


Yazar Hakkında

15 Temmuz 1993'de doğdum. Plato MYO ve İstanbul Üniversitesi'nde Radyo Televizyon eğitimi aldım. Çeşitli ajanslarda metin yazarlığı, filmlerde asistanlık ve senaryo yazarlığı yaptım. FİTBOL Dergi'de spor yazıları yazmaktayım.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑