Eleştiri

Published on Mart 11th, 2017 | by İsmail Erk Deliormanlı

Before I Fall (2017)

Share Button

Lauren Oliver’in roman olarak yazdığı, Ry Russo-Young’un yönettiği ve Maria Magganti’nin senaryolaştırdığı Before I Fall’un başrolünde de Zoey Deutch oynuyor. Bu dört ismin ortak özelliği ise kadın olmaları. Yani tepeden tırnağa kadınlar tarafından meydana getirilmiş bir filmle karşı karşıyayız ki bu durum her gün karşılaştığımız türden bir iş birliği değil. Filmden bağımsız olarak, neredeyse tamamen erkek bakış açısının hâkim olduğu sinemada bu tarz kadın bakış açısına sahip filmlerin artması, sinemanın geleceği ve zenginliği için iyi olacaktır diye düşünüyorum.

Filmdeki başkarakter Samantha Kingston’ı özetlemek gerekirse, Samantha çılgın, hedonist ve popülerlerin “ezikleri” ezdiği bir lise hayatı sürmektedir. Samantha güzelliği ve popüler arkadaşları sayesinde oldukça popülerdir ve ezen taraftadır. Annesine kötü davranır, kardeşini umursamaz ve babasıyla oldukça zayıf bir ilişkisi vardır. Hayatının merkezinde üç kız arkadaşı vardır ve tek yaptıkları partiden partiye koşarak daha fazla popüler olmaya çalışmaktır. Aralarındaki konuşmalarında gerçek kimliklerini saklarlar ve sadece eğlenceye odaklanırlar. Birbirlerinin en iyi arkadaşları olmalarına rağmen geçmişlerine dair hiçbir şeyi tartışmazlar ve yaptıkları nadir ciddi konuşmalar tamamen pragmatik popüler olma hesaplarıyla ilgilidir. Böyle bir ortamda günlerini geçiren Samantha, özellikle yalnız kaldığında, iyi bir insan olup olmadığını sorgular ve içten içe kötü bir insan olduğunu kabul eder.

Before I Fall, senaryosunun temeline, daha önce Groundhog Day (1993), Edge of Tomorrow (2014) gibi filmlerde görülen, aynı günü tekrar tekrar yaşama durumunu oturtuyor. Filmin anlatmak istedikleri düşünüldüğünde, bu seçimin yerinde bir tercih olduğunu söylemek mümkündür. Her gün aynı günü yaşamak insana, özellikle her gün yeni bir güne başlayan insana nazaran, hayatındaki bozuklukları düzeltmek için daha geniş bir alan açar. Film de zaten, insanın nasıl daha iyi bir insan olabileceğini anlatmak istiyor. Bu yüzden bu konunun anlatılmasında Groundhog Day sendromunun kullanılmasını yerinde bir tercih olarak nitelendirmek mümkün.

Film “Nasıl iyi insan olunur?” sorusuna cevap vermeden önce insanın özünde iyi olduğunu kabul ediyor. Bu ön kabul sonrası “Nasıl iyi insan olunur?” sorusu sorulduğunda kötü bir insanın özüne dönerek iyi bir insan olabileceği, nitekim (ön kabul gereği) insanın özünde iyi olduğu sonucuna varılıyor. Bu nedenle filmde birçok kez ana karakterin çocukluğunda ne kadar sevgi dolu ve düşünceli davranışlarda bulunduğuna dikkat çekiliyor. Samantha annesine “Anne ben kötü biri miyim?” diye sorduğunda annesi “Çocukken iyi biriydin demek ki iyi birisin” anlamına gelecek bir cevap veriyor.

Peki Samantha aynı günü tekrar ve tekrar yaşamaya başladığını fark ettiğinde hayatında nasıl değişimler oluyor? Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle Samantha’nın her gün bir gün ilerleyen hayatındaki yaşantısına göz atmak gerekir. Bu “eski yaşantısında” Samantha, her normal insan gibi, bir ilerleme içindedir, yaptıkları hareketler gelecekte bir sonuç doğurur ve bu yüzden Samantha her an geleceği bekler, onun için çalışır. Tabii ki bu bekleme eyleminde ölüm denklemin dışındadır, Samantha da her insan gibi hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, bu yüzden zamanının boşa geçmesi, ailesiyle kötü ilişkileri olması ve güçsüz insanları ezmesi onun için büyük problemler değildir. İnsanın böylesine derin bir geçmiş, şimdi ve gelecek anlar okyanusunda, küçük bir ana odaklanması ya da öleceğini düşünmesi başarılması zor düşünsel aktivitelerdir. Bunu başarmak ancak bu anlar okyanusunun yani zamanın yavaşlaması ya da durması halinde olabilir. Bunu gerçekleştiren yegane unsur ise acıdır. Uyumamak için yaraya tuz basmak misali, gerek fiziksel gerek ruhsal acı duymak, diğer insani duygulara nazaran insanın en yoğun şekilde varoluşunu hissedeceği haldir. Bu nedenle de insan böyle anlarda, zamana hiç olmadığı kadar yakından tanık olur. Acıyla geçen zaman, mutlulukla geçen zamana göre çok daha uzundur.

Samantha her gün aynı günü yaşamaya başladığında öncelikle canı sıkılır ve bunu bozmak için beklenmedik hareketler sergilemeye başlar. Bu hareketler genellikle eski hareketlerinden de kötüdür. Etrafındaki insanlara ağzına geleni söyleyerek rahatlar. Ancak aynı günü yaşamaya alıştığında, yani onun için zaman ilerleyen bir anlar okyanusu olmaktan çıktığında, Samantha’nın varoluşu sadece yirmi dört saatlik bir alanı kapladığında, zaman onun için daha öngörülebilir hale gelmiştir. Artık uzak gelecek için plan yapmasına gerek yoktur. Samantha artık sonu görünmeyen bir tünelde ilerlememektedir, bunun yerine çıkmaz bir sokağı tekrar tekrar yürümektedir. Bu nedenle her gün yürüdüğü o çıkmaz sokağa, yani hayata, daha fazla dikkat eder. Ondaki kusurları ve güzellikleri daha iyi görür. Filmde bu anlarda kameranın doğaya odaklandığını, küçük damlalara, insan ellerine daha çok zaman ayırdığını görürüz. Samantha ise duygularını daha çok ifade eder ve ailesiyle arasını düzelterek, popülerlik peşinde koşmayı bırakarak ve ezilenleri daha fazla ezmeyerek iyi bir insan olmaya çalışır. Filmdeki en büyük problem, Samantha’nın herhangi bir acı ya da sarsıcı olay yüzünden değil, bir anda ve tepeden inme bir şekilde hayatın detaylarına odaklanmasıdır. Çözüm hayatın içinden değil, her gün aynı günü yaşayarak olağanüstü bir şekilde gelmiştir. Ancak anlatılan konu hayatın içinden bir konu olduğundan, seçilen çözüm yöntemi anlatılan konuya uygun değildir. Demolition (2015) filminde Jake Gyllenhaal’in oynadığı Davis karakteri de Samantha’ya benzer bir “aydınlanma” yaşamıştı. Ancak onun durumunda bu aydınlanmaya karısının ölümü sonucu ulaşmıştı. Bu açıdan bakıldığında, Demolition’ın Before I Fall’dan daha gerçekçi bir film olduğunu söyleyebiliriz.

Samantha, filmde gelişen bazı olaylar sonucunda başına gelen Groundhog Day sendromunun kendisinin yaptığı yanlışlar yüzünden olduğunu fark eder ve bir nevi kendisini affettirerek arınmaya ulaşmaya çalışır. Samantha’nın başına gelen bu olayın kendisinin yanlışlarından kaynaklandığı düşüncesi, yani insanın başına gelen kötü şeylerin insanın kendi yaptıklarından kaynaklandığı düşüncesi birçok kültürde karşımıza çıkar. Ünlü psikanalist Carl Gustav Jung bu konu hakkında “İnsan için en acıklı şey problemin kendisinden kaynaklandığını görememesidir” der. Aynı doğrultuda bir söz Kur’an’da da geçer: “Başınıza her ne musibet gelirse kendi yaptıklarınız yüzündendir.” (42:30)

Before I Fall’un, anlattığı konu itibariyle verdiği olumlu mesajlar gereği toplumu iyileştirici bir etkisi olabilir. Ama bireyi ele geçirecek güçten uzak yapısı filmi bu amacını gerçekleştirmekte etkisiz bırakıyor. Bu nedenle de film belli bir noktadan sonra kendisini kötü bir insan olarak düşünen insanın özünde iyi olduğunu hissetmesini sağlayacak bir etik mastürbasyonuna dönüşüyor. Bu filmden çıkan bir izleyici, on beş-yirmi dakika boyunca dünyanın en iyi insanı olup, daha sonra hayatına kaldığı yerden devam edecektir.


Yazar Hakkında

1993'te doğdum, 2007'de dedem öldü. Aynı yıl İstanbul'a taşındım. Aklım 2007 ve öncesinde, çocukluğumda kaldı



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑