Dünya Sineması

Published on Mart 22nd, 2017 | by Betül Uludoğan

Herkes Mi Sana Hayran; Heiran?

Share Button

Heiran, adını başrol oyuncusundan aldığı, 2009 yılında Shalizeh Arefpoor yönetmenliğinde çekilmiş, Afgan-İran aşkının çetinliğini anlatan bir filmdir. Bulunduğu dönem itibariyle, Afganistan’daki savaştan kaçıp İran’a sığınan milyonlarca mültecinin yaşadığı zorluklar yansıtılır. Bu yasa dışı göç, Afganlı Heiran’ın, İranlı Mahi’ye gönderdiği kaçamak bakışına engel değildir.

Her şey bir bakışla başlar. Mahi’nin otobüste sürekli ağzını kıpırdatan Heiran’ın dikkatini çekmesi üzerine dönüp ona bakması… Bakıp da taklidini yapması… Çocukça başlayan bir olayın nasıl imtihana dönüşeceğini bilmeden gülmeleri… Zaten İran Sinemasında temas faktörü hiç yok denecek kadar azdır; olsa bile yalnızca bakışların birbirine dokunması vardır. Bu da İran Sinemasının karakterini oluşturan bir özelliktir.

Henüz 17’sinde olan Mahi (Baran Kosari), idealleri doğrultusunda üniversiteye girebilmek için hazırlanan bir kız. Heiran (Mehrdad Sedighian) da üniversiteye giriş parasını denkleştirebilmek için İran’da kaçak olarak çalışan bir işçi. Bunun yanı sıra sığındığı toplumda ötekileştirilen biridir Heiran. Dolayısıyla, onların sevdası yıkılamayan ön yargılar yüzünden hep illegal olmaya mahkûmdur.

Filmde süregelen, çok hızlı gelişen olaylar söz konusu ve kız buna ayak uydurmakta güçlük çekiyor. Onu görünce sendeleyip düşüyor. Basit bir olay örgüsüyle, imkân sınırlarını zorlayan gönül ilişkisi romantik bir hava katılarak dramatize edilmiş. Fakat biraz yavan kalmış. Çünkü hızlandırılmış bir aşk hikâyesinin paket şeklinde sunulması, duygu geçişlerinde bir sıkıntı doğurmakta ve seyirci sürekli akıl ile kalp arasında gidip gelmektedir.

Hal böyle olunca film izleyiciyi o çocukça olan sevgiye inandırmakta başarısız oluyor. Hep bakıştan bahsettik, kaçamak ama hırçın bakışlar… Aynı dolmuşta bulunup, hislerini açığa vurmalarındaki o ürkek davranışlar bile tam romantikliği hissettirmiyor. Mesela Heiran’ın Mahi’ye karşı gösterdiği ilk davranışı, ona kucağındaki ekmeği uzatmasıydı. O eylemde bulunurken bile bir yabanilik seziliyor. Pek tabii ki, çekingen davranabilir, davranmalıdır da. Nitekim Heiran’da çevresine ötekileştirilmiş, kendi kültürüne yabancılaştırılmış bir birey psikolojisi mevcut. Ve kolay değildir elbet, vatanının günümüze kadar süregelen iç savaşın içinde olması.. İkisinde de ne yaptıkları ve ne yapacaklarını bilmeyen bir tavır var. Davranışlarındaki karışık tutumun da bu sebepten kaynaklanması muhtemeldir.

Bu ilişkinin haberini duyan ailenin her ferdinde oluşan ortak yargı; o Afganlı! Nasıl olur da bizim kızımız bir Afganlı’ya vurulur? Herkes tek tek örneklerden genel bir yargıya varmakta ve hoşgörü ile toleransı arka safa atmaktadır. Tümevarım metoduyla oluşan bir ön genellemeyi izliyoruz; tüm Afganlar kötüdür, tehlikelidir! Mesela Mahi’nin annesinin yorumu; “Afganlıdır isterse dünya birincisi olsun… Afganlı duyunca her yanım titriyor.”

Evinin kapısında çiçekle beliren bir delikanlıyı görünce baba Abbas’ın tepkisi çok şiddetli olmuştu tabii. Her şeyden önce kızının gelecek kaygısıyla kıvranıp durdu, her baba gibi, her haklı gibi.. Geçmişteki deneyimlerinin hürmetine veriyordu bu tepkileri. “Kızım annem gibi kahrından ölmeyecek” diyordu ve bir daha yaralanmak istemiyordu belli ki.

Bir tek tasvip etmese de torununun yanında olan dede halden anlamaktaydı. Mahi’nin dedesiyle olan iletişimi iyiymiş gibi gözükse de o şartlar altında, daha ergenlik aşamasında olan bir kız çocuğunun dedesiyle bu tür mevzulara girmesinin ataerkil bir toplumda hoş karşılanmadığı kanaatindeyim. Mesela dedesinin Mahi’ye, bir gece neden hâlâ uyumadığını sorması üzerine torununun “kalbimde bir şeyler oluyor” diye cevap vermesi ve dedesinin, “dikkat et, bu başka hastalıklara benzemez, bitkisel ilaçlarla da geçmez, iyileşmez” demesi anlamlı bir konuşma olabilir. Fakat eleştirel baktığımızda, ataerkil toplumdaki bir dedenin yeri ve kız torunuyla münasebet içinde bulunduğu bu durumu biraz çelişiklik göstermekte.

Belki bu konu seyirciye değil de okur kitlesine sunulsaydı, hisler daha farklı şekilde cereyan ederdi. Aynı temayı Zülfü Livaneli de, Huzursuzluk adlı romanında işlemiş ve bir Ezidi kız Meleknaz ile Müslüman olan Hüseyin’in, yine imkânı pek de mümkün olmayan aşklarını konu edinmiş. Ezidiler hakkından yanlış bilinen birçok şeyi başarılı bir biçimde uzun uzun anlatmış. Ve insan okudukça, bir aşkın bilinçsizce nasıl heder edildiğini, sadece o iki insana yazık edildiğini anlıyor, elinden hiçbir şey gelmese de yalnızca üzülüyor.

Tahran’a gitmek zorunda olan Heiran’ı yolculamaya gelen Mahi’nin, “nereye gidersen git sen bulacağım” demesine karşın Heiran’ın “ben hiç kaybolmayacağım ki” sözü biraz olsun yürekleri ferahlatır. Ve iletişimin o kadar sıkıntılı gözüktüğü o günlerde Mahi, babasının yokluğunu fırsat bilip habersizce, sevdiğinin yanına gitmeye kalkışır. Dedesi bilir nerede olduğunu ve hemen tren istasyonuna gider. Birden kendilerini trenin içinde gider vaziyette bulurlar. Dede şaşkın, dede hasta, dede çaresiz; torun da sevdalı, torun söz dinlemez, torun yaralı.. “Keşke dedeler torunlarının gözyaşlarına kıymasalar, keşke trenler küçük duraklarda durmasa, o zaman gidebilirsin küçük bir mektup üzerinde yazılmış büyük şehirdeki bir adrese…” diyerek kendince çaresizliğini anlatıyordu Mahi Hanım.

Dedesiyle birlikte Heiran’ın çalıştığı yeri bulan Mahi, yine post modern bir yaşamın hızına kapılırmış gibi sevdiğiyle hemen evlenmeyi başarır. Artık dedesi de kabullenmiş olacak ki, “Sonunda istediğini yaptın, oğlan daha akıllıydı, böyle başlamak istemiyordu…Bunu sen istedin, şimdi kadın ol ve sonuna kadar yanında kal, öyle yaşa ki herkes sana hayran olsun!” diye nasihat etmişti.

Düğün günü aralarında geçen konuşma da yine çok çocukçaydı, oyun sanıyorlardı evliliği. Ama sonra hayatın klişe gerçekleri kendisini gösterince, o zaman anlaşıldı her şey. Evlenmeden önce Mahi, Heiran’ın çalıştığı inşaata gittiğinde, sorgusuz sualsiz nasıl mutluyken; şimdi evlendikten sonra gittiğinde Heiran, karısına “ne oldu, neden geldin buraya?” diyor. Makyaj yapılınca, “nasıl annelere benzemiş miyim?” diye soruyor Heiran da gelinlere benzemişsin cevabını veriyor; sanki annelerden ziyade gelinler böyle süslenir der gibi.

Bir diğer dikkat çeken mevzu ise “kızının yokluğunda, ortada kahrolan bir anne” figürünün olmaması, olsa bile çok silik bir karakter olarak canlanması. Filmde annelik rolünü üstlenen kişi Tahran’daki akrabaları, yani ev sahibi olan teyze. Bu düşünceden hareketle kadını arka plana atan, düşüncelerine önem vermeyen ataerkil toplumun nüvelerine rastlayabilmemiz mümkün.

Heiran’da birden ortaya çıkan koruma içgüdüsü, her şeyin daha yeni farkına vardığını gösteriyor. Bebek olacağını duyunca otobüs durağından kalkıp taksi çevirmeye gitmesiyle sorumluluk bilincini üstlenmesi gerek seyircide gerekse Mahi’de güzel intiba uyandırıyor. Derken beklenen talihsizlikler baş göstermeye başlıyor, Heiran iş etiğinin olmadığı, kaçak olarak çalıştığı yerlerden, polislerden kaçıyor ve öğrenci belgesini kaybediyor. Önceden Mahi’nin ailesi ona okulu bırakmaması yönünde diretirken, şimdi kocasının üniversiteyi neden bıraktığını sorguluyor. Tüm aksilikler art arda gelecek ya, sabahında ayrılamadıkları günün akşamında Heiran eve gelmiyor. Mahi yana yana eşini aramaya koyuluyor. Vaktinde hasta olan dedesini peşinde koşturduğu gibi şimdi o da o gebe haliyle dermansız bir şekilde kocasının derdine düşüyor. Her insan, kıyamadığının peşinde perişan olmaz mı zaten?

Haberi duyan dedesi, sonra da babası hemen soluğu Mahi’nin yanında alıyor. Baba Abbas torun kokusuyla tanışıyor ve o zaman kızını daha da çok düşünüyor, ona daha çok telkinlerde bulunuyor. Dedesiyle babasının gelmesi bir bakıma, “bak, biz bu olacakları önceden biliyorduk seni uyarmıştık, ama sen bildiğini yaptın, biz haklıydık sen yanıldın!” demek içindi. Nitekim haklılardı. Hem Mahi de önceden dememiş miydi, “her şeyi bilen babama kurban olayım ben” diye.

Mahi’nin evini terk ederken camdan odasını gözetlemesi, ayaklarının geri geri gitmesi yine babasının tavsiyelerini dinlemeyip, bebeğiyle yollara düşmesi bu sefer kendi aşkı için değil babasız büyümesine dayanamayacağı çocuğu içindi. Çünkü artık o bir anneydi ve duyguları ona göre programlanmıştı. Davranışlarını da bu içgüdüye göre göstermek zorundaydı.

Bu filmde de asıl yazık olan kişi bence dedesiydi. Ah o, her kahroluşunu sigarasına çektiren, aşkın karşısında kambur duran dede!.. Filmin en iyi yanı da mevsim koşullarını, o soğukluğu seyirciye de yansıtmasıyla, herkesi iliklerine kadar üşütmesiydi.

Filmde sadece birkaç güzel sahne var, bir tek o karelerle bile bir masal yazılabilir, diye düşünüyor insan. Şemsiye altında bisikletle gezmeleri, arkadaki fonun buna eşlik etmesi ve özellikle de o son sahne… İçinde bulundurduğu ambiyans, içini titreten müzik, aradaki engel olan camın varlığına lanet okunulacak bir sitem ve o teslimiyete dayanan son söz:

“Sen gidiyorsun, tozlar içinde kayboluyorsun, ben sözümden çıkmadım, sen de sözünden çıkma!”

Sadece o son sahne bir filme bedeldi. Hepimizin gözüne kaçtı o rüzgarın uçurduğu toz…

Hayatın bazı mutlak gerçeklikleri bu filme hayran olmamı engelliyor, Heiran! Ve metin ol, Mahi de bisiklet ilerledikçe o eski günlere geri dönüyor…


Yazar Hakkında

1994 Erzincan doğumlu. Üsküdar Üniversitesi'nde Psikoloji ve Felsefe eğitimi alarak, felsefeden mezun oldu. Sinemanın felsefi, psikolojik ve sosyolojik okumasıyla ilgili dersler aldı. Birkaç dergide konuk olarak sinema eleştirmenliği ve yazarlığı yaptı. Şimdi ise sinemayı daha renkli okuyabilmek için burada!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑