Eleştiri

Published on Mart 11th, 2017 | by Ozan Kaan Üreten

İstanbul Kırmızısı (2017)

Share Button

Başarılı yönetmen Ferzan Özpetek’in kendi romanından beyaz perdeye aktardığı son filmi İstanbul Kırmızısı, bizleri bambaşka bir hikayeye doğru sürüklüyor. Eski filmlerindeki güzel ve renkli havanın aksine daha gerilimli bir tonda devam eden hikayede Özpetek, seyircileri düşünmeye ve bir karmaşıklığa itiyor.

Geçmişe kafayı takan bugünü ıskalar.

Çok uzun zamandır Londra’da yaşamakta olan Orhan (Halit Ergenç), ünlü yönetmen Deniz Soysal (Nejat İşler) ile çalışmak için İstanbul’a gelir. Deniz, çektiği filmlerden sonra ilk kez kitap yazma işine girmiştir. Deniz’e yardımcı olmak ve onu yakından tanımak için İstanbul’a gelen Orhan, kendi yakın çevresinden önem verdiği kişileri kitabına aktaran yönetmenin esinlendiği bütün karakterlerle teker teker İstanbul’da tanışmaya başlar. Bu tanışmaların en önemlileri Neval (Tuba Büyüküstün) ve Yusuf (Mehmet Günsür) ile olanlardır. Orhan’ı en çok zorlayan durumlar Neval ile arasında oluşmaya başlayan arkadaşlık ve Yusuf’un gizem dolu biri olmasından kaynaklı bilinmezliğidir. Neval’in asilliği ve güzelliği daha ilk tanıştıkları andan itibaren Orhan’ın kafasını bulandırmaya başlamıştır. Bütün eski alışkanlıklarını geride bırakmış Orhan’ın bu İstanbul yolculuğu, ona eski alışkanlıklarını tek tek hatırlatmaya başlamıştır. (Alışkanlıklarıysa alkol, sigara gibi somut maddeler gibi gözükürken aslında aşkları, mutsuzlukları yani yıllar boyunca unutmuş olduğu veya unutmaya çabaladığı yaşadıklarıdır.) Bir sabah, Deniz’in ansızın kaybolmasıyla Orhan’ın bu iş amaçlı ziyareti gergin ve gizemli bir havaya bürünür. Deniz’in kaybolmadan önce son görüştüğü kişi olması sebebiyle soruşturmaya Orhan da dahil olmuştur. Deniz’in kaybolduğu gecenin sabahında Orhan, bıraktığı alışkanlıklardan biri olan alkolü kullandığından sızmış ve her şeyden habersiz bir şekilde uyanmıştır. Deniz ile ilgili hayal meyal birkaç şey hatırlamakla beraber, kendi de dahil hiçbir şeyden emin değildir. Deniz bulunana kadar onun odasında konaklamaya başlayan Orhan, yönetmenin ailesini, çalışanlarını ve arkadaşlarını zamanla daha yakından tanımaya başlar ve kendini bir açmazın, hüznün ve geçmişin içinde bulur. Bu gizemli durumun içinde sadece Deniz’i bulmaya çalışmayan Orhan, aynı zamanda geçmişiyle de gizli bir savaş içerisindedir.

Filmin önemli ve güzel noktalarından biri, İstanbul’un kendisidir. İstanbul’un sıcaklığını ve kozmopolit yapısını çoğu sahneye koymaya çalışan Özpetek, açıkçası epey de başarılı olmuş. İstanbul’u çok sevdiğini ve özlediğini röportajlarında her fırsatta belirten Ferzan Özpetek’in bu durumu şehre özlem duyan Orhan karakteriyle film boyunca küçük küçük hissettirmesi güzel bir detay. Yönetmen, seyircileri gece partisine ve modern şehir hayatına sabitleyecek gibi hissettirirken bir anda o ortamdan uzaklaşıp fondan başlayan ezan sesiyle baş başa bırakıyor; boğazın ve şehrin doğal yapısının verdiği huzuru koklarken bir anda kendinizi Cumartesi Anneleri protestosunda veya asker uğurlamasında bulabiliyorsunuz. İstanbul’u neden seviyorsunuz diye sorulduğunda aslında nefret ettiğimiz yönlerini de söylememizin sebebi herhalde bu karmaşıklığında gizli diye düşünüyorum.

Filmi güzelleştiren diğer durumlardan bazıları da, hiç şüphesiz kamera çekimi, kırmızı motifi ve pek tabii ki müzikleri. Ferzan Özpetek filmde, ana karakter Orhan’ın İstanbul’a ve insanlara olan bakışını, genel olarak yüzü yerine sırtından çekerek seyirciyi de Orhan’ın bakış açısına katıyor. Bu şekildeki bir çekimin çok daha etkileyici olmasının temel sebebi vizyonumuzun artmasından kaynaklı çevre kontrolündeki artıştır. Duygusal sahnelerde de surata doğru yakınlaşan kamera çekimini benimsemiş olan yönetmen, bu yöntemle odağı doğru tarafa yöneltebilmiş. Filmin adına yaraşır bir şekilde sahnelerde görülen kırmızılarsa, film boyunca peşinizi bırakmıyor. Ferzan Özpetek kırmızıyı sadece güzel bir hava yaratmak için gökyüzünde, bir elbisede, bir yalıda veya sürülen bir ojede kullanmamış; aynı zamanda Deniz’in kaybolmasının kendi isteğiyle mi yoksa intiharla mı olduğu düşüncesinde, filmleri için detaylı çalışan Deniz’in odasında biriktirdiği cinayet haberlerinin soğukluğunda, işkembeciden çıktıklarında araba çarpan ve ölmek üzere olan çöpçünün vücudunda, morg sahnesinde dahası ölüm temasında da kullanmıştır. Filmin müzikleri ise Özpetek’in bütün filmlerinde olduğu gibi huzurlu ve yoğun seviyede.

İstanbul Kırmızısındaki en güzel nokta ise, hiç şüphesiz karakter karmaşıklığıdır. Filmin gergin tonunu oluşturan Deniz’in kaybolma mevzusu aslında Orhan ile Deniz arasındaki ilişkide gizli. Karmaşıklığı zekice kurgulamış Özpetek, hem Martin Scorsese’ın Shutter Islandındaki gerginliği hem de Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanındaki gibi karakter bulanıklığını bir arada verebilmiş. İki karakterin aynı kişi olduğunu düşünmeye başladığınız andan itibaren aydınlanmaya başlayan gizemin tam anlamıyla ortadan kalkmamasıysa yönetmenin takdiri diye düşünüyorum. Bu karakter karmaşıklığı yüzünden Orhan’ın ya da Deniz’in Neval ve Yusuf ile olan yakın ilişkisi hakkında son söz de seyirciye bırakılmış. Filmdeki çoğu karakterin de konuşma tarzlarındaki donukluk veya cansızlık aslında karakterlerin gerçekten var olan birileri mi yoksa şizofrenik sanrılar mı olduğu konusunda sinemaseverleri ikiye bölüyor. Üç yıl aradan sonra yeni filmiyle tekrar seyirciyle buluşan Ferzan Özpetek’in İstanbul Kırmızısı, farklı bir tat arayan her sinemaseverin gitmesi gereken bir film.


Yazar Hakkında

Bir hayalim var ve her yeni günde onu korumam gerek.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑