36. İstanbul Film Festivali

Published on Nisan 7th, 2017 | by Yaşam Kaya

0

36. İstanbul Film Festivali’nde Bir Başyapıt!: 14. Louis’nin Ölümü

Share Button

36. İstanbul Film Festivali’nde ‘Dünya Festivallerinden’ bölümüyle karşımıza çıkan, Sight & Sound dergisince 2016’nın en iyi 10 filminden birisi olarak seçilen XIV. Louis’ nin Ölümü (LA MORT DE LOUIS XIV | THE DEATH OF LOUIS XIV) Katalan yönetmen Albert Serra’nın elinde şekillenen muhteşem bir başyapıt. Şu anda 70’li yaşlarında sonsuza dek sürecek oyunculuk dersi veren Jean-Pierre Léaud’u yeni akım sinemasıyla bize sunan Godard, Rivette ve Eustache’nin emeklerinin sonucunu festivalde izlemiş olduk. Saint-Simon Dükü tarafından yazılan tıbbi kayıtlara ve Thierry Lunas’la birlikte yapılan bir anı eserine dayanan senaryoyu yazan Katalan yönetmeni Albert Serra, hemen hemen tüm eylemi ölümsüz olduğuna inanan kralın peluş yatak ocağının hemen yakınında tutmaya devam ediyor ya da kısa bir özet yapar isek; film bir oda parçasının tam tanımıdır. Odanın içinde ölümü bekleyen kralın acılarını ise Léaud’un inanılmaz psikolojik analizleriyle izliyoruz.

XIV Louis’nin Ölümü, kuşkusuz uzun zamandır gördüğüm en travmatik film. Ortalama seksen yıl Fransa’ya hükmedip, ‘devlet benim’ diyebilecek kadar ileri giden bir insanın ölümsüzlüğünün içler acısı halini izliyoruz. Görsel olarak gölgelerle oynayan, kumaş parçaları içinde acıları gizleyen yönetmen, bizleri ışık-gölge oyunları arasında ölüm-kalım savaşının inceliklerine taşıyor.

Serra, bu rolün Léaud’un ünlü kariyerinin alacakaranlığı için özel olarak hazırlandığını göstermek için epeyce uğraşmış. Oyuncu ortaya çıktıkça, solgun çizgi arasındaki dönüşümlü peruklu yüzü üstün bir etkileyicik gösteriyor. Fakat aynı zamanda Serra’nın meta-sinematik oyunu anlatılan işin ötesine uzanır. Ölüm ve çürümenin kendisi olağanüstü olaylar olurken, doktorlar, yardımcılar ve saraydanlar, “ilahi” hükümdarı, bacağını siyah merhemle kaplamayı ve bir kaşık jöle yemeyi kabul ettirerek, yaşanılanları köstebek gibi dışarıya taşırlar. Dışarıya aktarılan bilgiler, ölümsüz olduğu iddia edilen kralın içler acısı halidir. Zaten bu algı operasyonu kralın daha ölmeden saray nezdinde ölümünü gerçekleştirmiştir. Yatakta uzanan insanın psikolojik travmasını aktaran Léaud, sadece bakışların verdiği güçle bile bu dünyanın kimselere kalmayacağını cesurca ifade ediyor.

XIV Louis’ in ölümünü durdurmak isteyenlerin çırpınışları, bir devrin kapanıp yeni bir devrin başladığında kendilerine yer olmayacağını bildikleri için nafile uğraşlarıdır. Yönetmen, tek başına her güce ulaşmak isteyenlere yaptığı bu ince çizgideki gönderme ile filmde yatakta uzanan insanın ne derece bedbaht öldüğünü insanların beynine kazıyarak anlatıyor. Marsilya’dan gelen doktorun önerdiği ‘yılan yağı’ iksiri, insanları çaresizliğin içinde kıvranmaktadır öteye götürmüyor. Zaten senaryosunu yazdığı filmde Serra, yaşanılan son anları kendisini kraldan kralcı görenlere ders vermek için oluşturmuş. Herşeyin bir sonu var. Herşeyin bittiği noktada, kötülük edenlerin sığınacak limanı kalmadığında yüzlerindeki korku ve panik filmin özünü teşkil ediyor. 115 dakika boyunca dar alanda sıkışıp kaldığınızı hissettiğimiz an usta oyuncu Jean-Pierre Léaud’un bakışlarıyla karşı karşıyayız.

Godard’ın “Her film kendi aktörlerinin bir belgeselidir” sözünü kendisine çıkış yapan Serra, mum ışığı altında yatıp sol ayağı yavaş yavaş kangren olan bir diktatörün kendi ölümünü izleyen ruh halini tamamen usta oyuncu Léaud’un bedenine bırakıyor. Oyuncunun karakter yaratmadaki ustalığı öylesine keskin ki, bir ara sahnede izlerken gerçekten Léaud bu hayata veda ediyor zannettim. Robert Rossellini’nin 1966 tarihinde yazdığı Louix XIV tiyatro eserinden esinlenilerek çekilen “The Taking of Power” da dahil olmak üzere, standart saray iktidarını anlatan filmlerde, iktidar gücünü elinden bırakmak isteyen Louis, seksen yıllık hükümdarlığının bitimini bile kabullenmek istemiyor. Serra’nın filmi, ölümün iç dünyasında kıvranan bir kralın hakkında çıkan entrikaları bulmak için verdiği mücadele ile bambaşka ironileri içerisine katmış. Ayakta alkışlandığı Jean-Pierre Léaud, bu filmiyle yine kendisine hayranlıkla bakmamızı sağladı. Her açıdan dikkat çekici olan yapım, ilk dakikasından son dakikasına kadar reji ve oyunculuk dersi veriyor bizlere!


Yazar Hakkında

1999 yılından bu yana sinema, tiyatro, jazz, blues ve arkeoloji üzerine yazılar yazmaktadır. 2 YIL Taraf Gazetesi, 4 yıl BirGün Gazetesi, 2 sene İstanbul Art News, 3 yıl Turkish Review’ da yazılar yazdı. Şu anda Sinematopya, Life Art Sanat, Tiyatronline, Tiyatro Gazetesi’nde, Artful Living’de köşe yazarıdır. Ntv Radyo’da sanat eleştirileri konuşmaktadır. UK Leeds’te Psikoloji eğitimi aldı.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑