Avrupa Sineması

Published on Nisan 24th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Contes immoraux: Bekâret, İstimnâ, Kan ve Ensest

Share Button

Walerian Borowczyk’in, keşfedilmemiş, kayıp bir kıta olduğu aşikârdır. Her ne kadar çekmiş olduğu filmlerin provakatifliği, ve de içeriği, bunu biraz da olsa açıklayabilse de, yine de, Borowczyk’in yeri muğlaklığını korumaktadır. Contes immoraux‘sa (Immoral Tales), bu muğlaklığın oluşturduğu mesafeyi katetmek için yerinde bir seçim, diye düşünüyorum. Contes immoraux‘un, öncelikle, bir hikâye seçkisi olduğu söylenebilir. Ama ne tür bir hikâye seçkisidir? Borowczyk’in de adlandırdığı üzere, bir ahlaksız hikâyeler seçkisidir. Bir seçkidir, çünkü ilk kez karşılaşıyor olduğumuz hikâyeler değildir bunlar; ya efsanelere, ya mitlere, ya da günlük yaşantıya gönderirler. Peki, hepsini bir araya toplayan itki nedir? Bir cinsel eğilim değildir, bu aşikârdır. Cinsel olanın, bir cinsteki tezahürüdür. Bu, Borowczyk’te, kadındır. Peki, neden kadın? Erkekten çok daha edepsiz, terbiyesiz, ahlaksız olduğu düşünüldüğü için mi? Hayır; ama belki de, daha hafif, uyarılmaya açık ve duygusal mânâda uçuculuğa yatkın olduğu içindir. Kadına, bir cins olarak, bu nitelikler yüklendiği için mi ahlaksızdır? Ya da, öyle düşünülmüştür? Evet; buna, evet, diyeceğiz. Ve Borowczyk’te ahlak, erkeğin tekelinde bir kavram olarak ortaya çıkar, ki hiç de ortaya çıktığı görülmemiştir. Borowczyk’in derdi, ahlaksız olduğu düşünülen, ve bu bağlamda mahkûm edilenledir, ki bu da kadındır. Ama, denildiği gibi, burada ahlaksız olmak, yapıcı bir niteliğe işaret eder. Unutmayalım; Borowczyk’in Contes immoraux‘unda, her hikâyede, başrol hep kadındır. Peki, neden bir yapıcı nitelikten bahsediyoruz? Ve bunun tersi de ne demektir? Bu, ahlakın erkek tarafından kurulduğu ve olumlandığı bilinciyle, kadının, verili bir iyilik-kötülük ikiliğinden azat eden doğasına işaret eder; ve ona özgürlüğünü, kendisi vasıtasıyla, teslim eder. Marquis de Sade’ın Les Crimes de l’amour‘u (The Crimes of Love) buna iyi bir karşıt örnek oluşturur: Sade’ın Les Crimes de l’amour‘u, bir kısa hikâyeler toplamasıdır; ve her hikâyede, trajik son, kadının şehvet düşkünlüğüne, cinsel oburluğuna gönderir. Sade’da kadın; uyanık, korkunç derecede yıkıcı, utanmaz, kimliksiz ve dengesiz bir şey olarak karşımıza çıkar. Sade, kadına ahlaksızlığı değil, ama ahlakî olanı bahşeder. Bu da, Borowczyk’in yaptığının tam tersidir.

Borowczyk’te ise kadın, Sade’ın aksine, cinsel olan ile ilgili farkındalığı tarafından hapsedilmez, ya da suçlanmaz. Kadın, bu farkındalığın sınırlarını tarar; temas edilebilir hâle getirir. Bu alan, Sade’da keskin hatlarla, köşelerle örülmüştür; Borowczyk’se, inadına, bu hatları büker, ve oval hâle getirir; kaygan kılar. Ama, Borowczyk’in bir hat çizmediğinden de söz edilemez; çünkü bir hikâyeler dizgesi vardır. Bu; bekâret, istimnâ, kan ve ensesti merkezine alan, kadında ve kadınla işleyen bir sistemdir. Peki, kadın neden merkezî bir görev görüyor? Belki de bu, Borowczyk’in bir erkek olmasındadır. Ancak, bir diğerini, bir bilinmezi, bir deneyim-ötesini keşfetmek adına bir sistem kurarız. Bu, basitçe, mantıksal bir önermeler silsilesine işaret etmez, hatta hiçbir şekilde etmez. Borowczyk’in, kadınları merkeze alarak katettiği herbir hikâye, bir erkeğin merkezîyeti ile otantikliğini yitirir. Ve, neredeyse, bir anlatı olmaktan çıkar; çünkü bir anlatı, ancak bir karşı-anlatı olarak mümkündür. Anlatı; gerçeklik olarak adlandırılan şeyin, imgesel olan ile kurduğu bağdaki tansiyondan tesis edilen kasılma ve gevşeme noktalarının, odaklarının kümelenmesidir. Bu mânâda, Borowczyk’in hikâyelerinin bir anlatı olduğundan söz edilebilir; çünkü bu noktaları, bir cins aracılığıyla, kökensiz kılar. Öyle ki, erkek için, kadının bekâreti de, istimnâsı da, diğer her şeyiyle beraber, bir belirsizliğe işaret eder. Ama bu, yalnızca bir belirsizliktir, yoksa varlığından şüphe duyulan evreler, etaplar değildir. Ama belirsizliği olumlamak, kendi lehine çevirmek, haklı kılmak da imkânlıdır. Borowczyk’se, her bir olasılığı kökten yadsır; ve dört anlatı geliştirir. Bunlar, sırasıyla; bekâret, istimnâ, kan ve ensesti işler. Hikâyeler, doğrusal bir çizgide ilerleyen, gelişim gösteren anlatılar olarak değil; ama, tam tersine, kendi içlerinde sirkülasyon sağlayan, döngüsel bir izlekte devinen anlatılar olarak kavranmalıdır. Herbir anlatı, bir cinsel yoğunluğun tezahürü olarak da görülebilir. Ama, dendiği gibi, hepsi kadını işaret eder; yoğunluklar kadına özgü olmasa da.

Borowczyk’in bekâreti ele alışı, bilinenin aksi yönüne gönderir; bekâret, penetrasyon sonucunda kaybedilmez. En azından, vajinal ya da anal bir penetrasyon değildir bu. Bir temas, bir tesir, bekâret ile ilgili bağlamda, işlev görür. Bir dudağın, bir parmakla; bir penisin, bir ağızla karşılaşması, bekâreti yitirtir mi? Borowczyk’e göre, evet, gibi gözüküyor. Bekâretin yitimini, bir üreme faaliyetiyle bağdaştırmaktansa; bir dokunma, bir duyma, bir görme faaliyeti ile, duyumu ile bağdaştırır Borowczyk’in Contes immoraux‘u. Öyle ki, bekâret ile ilgili bölümde, bir dudak, bir parmak, ve bir dalga ile dahi uyarılırız. Borowczyk’in, bir şeyleri gösterdiği kadar, gösterdiği şeyleri cinsel bir çağrışım yaratacak şekilde kurduğu da söylenebilir. Bu, ister bekâret ile ilgili bölümdeki bir dalga olsun, ister istimnâ ile ilgili bölümdeki bir salatalık olsun, Borowczyk’in evreninde, herbir madde, cinsel bir kuvvet ile bağdaştırılabilir hâldedir. İstimnâ ile ilgili bölümde, salatalık, önce bir penis olarak kullanılır, sonrasındaysa kadın tarafından ezilir, ve öz sıvısı (meni) açığa çıkar. Bunlar, kesinlikle anlatının içine dahil edilen öğeler değildir; keskin bir şekilde, direkt olarak belirtilmezler, ki Borowczyk’in gizi de, etkisi de bunlarda gizlidir. Báthory’le ilgili olan bölümde, bâkireler kızışmış, agresif ve açlık içinde görülürler, ki bâkirelerle ilgili, erkek ya da kadın, genel kanı da budur. Báthory’yi yatırır, 20-30 kişi, hep birlikte taciz ederler, ki bu, tacizden çok, cinsel bir etkileşim olarak algılanır. Báthory’yse, ancak onların kanı vasıtasıyla arınabilir. Ve yine, erkek sandığımız bir yaverin ihaneti nedeniyle yakalanır. Kadın; hem masum, hem de günahkârdır. Sanki, her ikisi de olmaya kâdir bir doğası vardır. Hatta, her ikisi arasında salınır; ne biri, ne de ötekidir. Bu yönüyle, Borowczyk, Sade’dan ziyade, Bataille’ı hatırlatıyor. Kadına atfedilen doğa, ya da atfedilememezlik hâli, en çok da ensest ile ilgili bölümde açığa çıkıyor. Bu bölümde; bir kadının, erkeklerin duyduğu derin arzuları görme, yönetme, kavrama ve bükme gücünün, belki de en otantik, ama bir o kadar da şen imgeleri bulunur.

Hiçbir kadının, bir erkek kadar katı olmayacağına, kadının uçuculuğuna dair bir inanç, kanımca, Borowczyk’in Contes immoraux‘sunu doldurur. Ya da, bu katılık ve uçuculuk arasında mekik dokuma gücünün, yalnızca kadına ait olduğuna dair bir düşüncedir bu. Kadın; uçtur, uçtadır, uçucudur. Bu nedenledir ki, ne bekâreti, ne de istimnâsı sorundur. Ve hayır; sorun edilmemiş değildir, kadın dahi sorun eder. Ama bu, dişil değil, eril bir anlayışa işaret eder. Öyle ki, kadının bekâreti, ancak bir erkek için, ve bir erkek söz konusu olduğunda sorundur. Özellikle bâkir erkeği arzulayan bir kadın, az görülmüştür. Heteroseksüel bir kadının az görüldüğü de ileri sürülebilir. Tam da bu noktada, kadını bir cins olarak değil, ama cinsler arası geçirgenliği sağlayan bir gezgin olarak algılamak gerekir. Contes immoraux‘daki herbir hikâyenin, bir gezintinin parçası olduğu söylenebilir. Yalnızca, zaman içinde bir gezinti değil, ama mekân içinde de bir gezintidir bu. Borowczyk’in, mekânın parçalarına da, bütününe de, garip bir yük bindirdiği görülür. Bu, denildiği gibi, bir salatalıkta da açığa çıkabilir, bir dalgada da. Evet; salatalık bir penise benzer, salatalığın kabuğunun altında ise donmuş meni vardır. Ve evet; dalga kükrer, hırçındır, haşindir. Ama ıslaktır da. Bunlar, hiçbir şekilde sembolik bir kullanıma göndermez. Sembol; göstergeler aracılığıyla ve onlardan bağımsız bir perde işlevini görür. Borowczyk’te ise, imgeler vardır. Bir dudak ve bir parmak vardır. Bir deri, bir doku, bir kıvrım, bir bakış, bir ses, bir ısı vardır. Bir yakın plan (close-up) vardır. Bir fon müziği (backing) vardır. Borowczyk’in Contes immoraux‘u, erotik hikâyelerin, sinemadaki tezahürlerine tekâbül eder. Her hikâyenin biçemi bundan dolayıdır ki farklıdır. Sözcük, gönderir; imge, gösterir. Bu, basitçe, sözcüğün güçsüzlüğüne, yetersizliğine işaret etmez. Ama, sözcüğün, uyarmadaki edilgenliğine, tasasızlığına işaret eder. Sözcüğün kurduğu uzam, imgeninkinden başkadır.

Borowczyk’in Contes immoraux‘ta, yalnızca hikâye anlatmak istediğinden söz edilemez. Evet; hikâye vardır, ve olmak zorundadır da. Ama hiçbir hikâye, özellikle de erotik bir hikâye, imgeye sığınmaksızın etkisini tam anlamıyla gösteremez. Bu, sözcüklere imgeler dayatmak değil; ama sözcüklerin imlediklerini hikâyede sinematografik kılmaktır. Yani, Borowczyk, hikâyeden kopmaktansa, onu daha yeğin hâle nasıl getirebileceğini araştırır. Böylelikle, Borowczyk’in, ne hardcore, ne de softcore olarak tanımlayabileceğimiz, ama, belki de, uyarma konusunda her ikisinden de etkili bir imge politikası uyguladığı söylenebilir. Eklemek gerek; bunun porno olarak nitelendirdiğimiz şey ile hiçbir ilişkisi yoktur. Porno, tam aksine, bir şeyleri fazlasıyla gösterir, açığa çıkartır. Bir penis ya da vajina göstermeden de pornografik olunabilir. Bunun, insan bedeniyle, veya çıplaklığıyla, doğrudan bir ilgisi yoktur. Borowczyk’in, özellikle bundan kaçınmasa da, gösterdiği noktada da pornografik olmadığını iddia edeceğim; çünkü, pornografik imge, her ne kaydediliyor olursa olsun, hep bir sağaltım ve/veya bir boşaltım önerir. Borowczyk’in, ne böyle bir derdi olduğu, ne de hikâyelerin bu şekilde işlediği söylenebilir. Borowczyk’in hikâyeleri, bu yoğunlukları, en uç noktalarına dek iter; her birini, bir zevk-acı ikiliğinin arasında salındırır: Bekâret ile ilgili bölümde, zevkten hissizleşilir; istimnâyla ilgili bölümde, ceza zevke, zevk cezaya götürür; kanla ilgili bölümde, zevkle pislenilir, acıyla arınılır; ensestle ilgili bölümdeyse, zevk, son ânına dek olumlanır. Borowczyk’in kurduğu hikâyeler, yalnızca bir cins ile, ya da bir cinsel eğilim ile kavranabilir değildir, diye de düşünüyorum. Evet; Borowczyk’in hikâyelerinin en sonunda, filmini, bir bebek imgesi ile bitirdiği gerçeği beni, bunu düşünmeye itiyor; çünkü bebek, bilindiği üzere, arılığın, paklığın çağrıştırdığıdır. Hem mahkûm edilen bir eylemin sonucunda dünyaya gelir, hem de saflığa yazgılıdır, denebilir. Belki de bir cinsiyeti olmasına karşın en cinsiyetsiz imgeye sahip şey bir bebektir. Yalnızca öyle gözüktüğü için değil; ama bir daha öyle ol(a)mayacağı için de. Peki, yeniden bir bebek olma imkânımız var mıdır? Asıl soru, şu olsa gerek: Bu soruyu soran, bir bebek midir?

 

Tags: , , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑