Analiz

Published on Nisan 22nd, 2017 | by İsmail Erk Deliormanlı

Silence (2016): İnanç vs. Din

Share Button

Silence, Martin Scorsese’in uzun yıllardır çekmek istediği bir filmdi. Öyle ki, defalarca ertelenmesine ve oyuncu kadrosunun değişmesine rağmen, Scorsese bu filmden vazgeçmedi. Kuşkusuz, Silence’ı çekmekteki azmi, filmin Scorsese için kişisel bir anlama sahip olduğunu gösteriyor. Filmin konusunun Hristiyanlık olduğu da göz önünde bulundurulursa, Silence’ın, Scorsese’in belki de en duygusal ve kişisel filmi olduğunu söylemek yanlış olmaz. O halde Silence hakkında Scorsese’in kendi ağzından söylediği ve filmin konusunun “deneyimin sesiyle olan savaşta inancın gereği” (“the necessity of belief fighting the voice of experience”) olduğu alıntısı bize film hakkında önemli bir bakış açısı kazandırır.

Scorsese filminin inanç ile ilgili olduğunu söylüyor. Peki, inanç ile din aynı şey midir? Dinler her şeyden önce kendilerine inanılmayı talep eder. Bu noktadan sonra koydukları kurallar, inananları için bir gerçektir. Budizme inanan bir insanın inancı ile Hristiyanlığa inanan bir insanın inancı arasında bir fark var mıdır? Farklı kurallara, farklı Tanrılara inanan insanların inançlarının özü aynı mıdır? Bu sorulara cevap verebilmek için inançlar arasındaki benzerliklere ve farklılıklara bakmalıyız. Yalnızca tek Tanrılı dinler olarak anılan İbrahimi dinler için değil, daha birçok doğa dini, gök dini, çok Tanrılı dinler hatta tarot falları ve burçlar için de düşünmeli, insanın inanma ihtiyacının farklı dinlerde ve inanışlarda nasıl vücut bulduğunu incelemeliyiz. Ancak böyle bir bakışla, insan, inancın özünün aynı ve tek olduğunu görebilir. Platon’un bakış açısıyla bakıldığında, idealar dünyasında bulunan İnanç, görüngeler dünyası olan dünyamızda birçok farklı ve belki de kusurlu olan din ve inanışlar olarak görünüm kazanmıştır. O zaman dünya üzerindeki tüm dinlerin, tek Tanrılı, çok Tanrılı hatta hiç Tanrısız fark etmeksizin, tüm dinlerin ve hatta tüm inanışların, ortak bir İnanç özüne bağlı olarak dünya üzerinde görünüm kazandığı sonucuna varılabilir.

Neredeyse herkesin bildiği ünlü bir hikâye vardır. Bu hikâyeye göre, altı kör adam bir fili incelemektedir. Bir tanesi filin karnına çarpar ve “Bu hayvan duvar gibidir” der. Bir diğeri filin dişini tutar ve “Bu hayvan kılıçtır” der. Bir diğeri ise hortumuna dokunur ve onu yılana benzetir. Bir diğeri ise filin bacağına dokunur ve filin ağaç olduğunu düşünür. Bir başkası filin kulağını tutar ve karşısındakinin yelpaze olduğunu söyler. Sonuncu kör adam ise filin kuyruğuna rastlar ve onun ipten ibaret olduğunu söyler. Bu hikâyeye göre kör adamların söyledikleri ne tamamen doğrudur ne de tamamen yanlıştır. Söyledikleri tek bir file dair birçok farklı ve kusurlu izlenimden ibarettir. Bu hikâye, tek bir Hakikat’in dünyadaki insanların sınırlı ve aldatıcı bakış açısıyla, birçok ve kusurlu fikirler olarak kendisini göstermesini özetler.

Filme dönecek olursak, gerek filmin içeriğinin gerekse Silence’ın dünya prömiyerini Vatikan’da yapmasının, onu, Scorsese’in dediğinin aksine inanca dair bir film olmaktan çıkarıp dine, sadece Hristiyanlığa dair bir film olarak karşımıza çıkarıyor. Silence’ın bize sundukları, ne yazık ki, misyoner faaliyetlerde bulunan rahiplerin bu süreçte çektikleri acılarla ve yaşadıkları inanç krizleriyle sınırlı. Bu yüzden film, sanatsal ve iyi çekilmiş bir Hristiyanlık propagandası olmaktan öteye gidemiyor. 21. yüzyılda, bu tür propagandaların hiçbir işe yaramadığı ve tamamen belli bir kesimin tatminine yönelik olduğu artık bilinen bir gerçek. Zaten filmin prömiyerinin Vatikan’da yapılması, Silence’ın ne kadar siyasi ve inanç olgusundan uzak olduğunu tek başına göstermeye yeterli. Scorsese bu filmi asıl çekmek istediği zamanlarda çekebilse, amacına daha çok ulaşmış olabilirdi ancak 2000li yılların getirdiği bilgi ve hız ile bu tür propagandaların ne başka dine mensup insanları ne de küçük yaşta Hristiyan çocukları, en azından uzun vadede, etkilemeyeceği aşikâr. Hatta belirtmek gerekir ki, filmde gösterilen acılar ve zorluklar, birçok insanı dinden uzaklaştırabilecek bir niteliğe sahip. Silence’ta sevginin kendisini sadece acılara ve günahlara dayanmakta göstermesi oldukça yıpratıcı ve kuşkusuz sadece belli bir kesim için, Reform hareketlerinden sonra Batı’da önemini kaybetmiş bir toplumsal sınıf için bir önem teşkil ediyor: Ruhban sınıfı. Zaten Scorsese, filmde yalnızca bir kez, çok kısa ve kendisini belli etmeyen bir sahnede görünüyor. Bu sahnede de Scorsese, geleneksel bir misyoner kıyafeti giyiyor.

Filmdeki bir başka sorun da insan kibrinin kutsanması olarak karşımıza çıkıyor. Başroldeki Peder Rodrigues’in kendisini sürekli Hz. İsa ile karşılaştırması, hatta bazı sahnelerde Rodrigues’in benliğinin Hz. İsa ile birleşmesi, bir insanın, Peder Rodrigues’in, hayatını diğer birçok Japon’dan daha değerli kılıyor ve birçok Japon bu kibir uğruna hayatını kaybediyor. 17. yüzyılda geçen Silence’ta, Rönesans dönemindeki hümanizm anlayışının resmedildiğini görüyoruz. Rönesans’taki hümanizm anlayışı bugünkü anlamından oldukça uzaktır. Rönesans dönemindeki hümanizmde beyaz erkekler, Tanrı vergisi akıllarını kullanarak mükemmele ulaşabileceklerine inanırlar. Yani insan (sarı ırk, siyah ırk ve kadınlar dışında) tek başına kusursuzdur ve Tanrı’nın hakikatine ulaşabilir. Hatta Michelangelo’nun bir eserini bitirdikten sonra karşısına geçip “Konuş benimle” dediği rivayet edilir. Zaten Michelangelo’nun, Vatikan’da bulunan ve Papa’nın resmi ikametgâhı olan Sistine Şapeli’nin tavanına resmettiği “Âdem’in Yaradılışı” freskinde Tanrı ve insanın ellerini birleştirdiği sahnede Tanrı’nın arkasında, bilinç, şuur, aklı simgeleyen beyin silueti bulunur. Bu çok doğru ve güzel bir tasvirdir ama bundan dolayı insan kendisini Tanrı yerine koyduğunda aşırı ısınmaktan patlayan bir makine misali, akli dengesini kaybedip benliğini yitirebilir. Hiç kuşkusuz, bir başka ülkeyi askeri olarak işgal etmenin bir başka görünümü olan misyonerlik faaliyetleri de böyle bir kibrin sonucudur.

Dünya üzerindeki tüm dinler yereldir, hatta günümüzde inanışların kişiselleştiği bile söylenebilir. Her toplumun kendi Peygamberleri ve liderleri vardır, bu durum dinlerin yerel olmalarını sağlar. Günümüzde artık toplumlarda ruhani liderlerin varlıkları silikleşmiştir ve bu durum da inanışların kişiselleşmesine neden olmuştur. Bir insanın bir başka insanın inancına karışması ve kendi inancını tüm dünyada hâkim kılmak istemesi bencilce ve kibirli bir tavırdır. Bu tavır öyle bir tavırdır ki, kör adamlardan birinin, filin kılıç olarak düşündüğü dişini tuttuğundan, bir diğer adama, ağaç olduğunu düşündüğü filin bacağını tutan adama, zorla, onun bir ağaç değil kılıç olduğunu düşündürmek istemesinden farksızdır. Oysa her adam Hakikat’in bir başka tarafına tanık olmaktadır. Farklılıkları gidermeye çalışmak bizi Hakikat’e yaklaştırmaz, ondan uzaklaştırır. O’na yaklaşmanın yolu farklılıklarımızı gözetmektir. Çünkü Bab’Aziz filminde söylendiği gibi: “Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yol vardır.”


Yazar Hakkında

1993'te doğdum, 2007'de dedem öldü. Aynı yıl İstanbul'a taşındım. Aklım 2007 ve öncesinde, çocukluğumda kaldı



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑