Deneysel Sinema

Published on Mayıs 9th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Analogies: Studies in the Movement of Time: Diyakronik-İmge

Share Button

Deleuze’ün Kıvrım: Leibniz ve Barok‘unda şöyle bir cümleye rastlanır: ”Etimolojik olarak, bir labirentin çok olduğu söylenir, çünkü birçok kıvrımı vardır.”, ve Deleuze ekler, ”Çok olan, yalnızca birçok parçaya sahip olan değil, birçok biçimde kıvrılmış olandır da.” Ama Deleuze’ün bahsettiği, şeylerde bulunan kıvrımlar olduğu kadar, o kıvrımlara duyarlı kılınan bilincin sahip olduğu kıvrımlardır da. Bu, yalnızca beynin kıvrımlarına işaret etmez -ki beynin de birçok kıvrımı vardır-, ama kıvrımların imal edilme yollarına da işaret eder. Şöyle ki: Kıvrım, her yerdedir. Yani, belki de, her duyu organındadır da. Bir el, bir şeyi eller, ve onun kıvrımlarını kurar, bir bütünlük kurmak ise, ruhun kıvrımlarına kalmıştır. Kıvrım, yalnızca maddesel bir varoluş değildir, ama ruhsal da bir kipliktir, ya da kipliğin uygulanışıdır. Aynı şekilde, göz de kıvrımlar yaratır; bir ön-arka, bir sağ-sol, bir sıcak-soğuk ilişkisi kurar. Belki de, göz ile ten, sıcak-soğuk ikiliğinde buluşur. Ama konu, göz ile ten değil, fakat yalnızca gözdür. Peter Rose’un Analogies: Studies in the Movement of Time‘ını da, göze hitap eden bir kıvrım deposu olarak ele almak gerekiyor; çünkü Rose, filmi, bir imge deposu olarak algılıyor; ve tek bir hareket vasıtasıyla, hareketi onlarca kez varyasyonluyor. İmge, Rose’da, yalnızca hareket hâlinde bir görsel olarak algılanmıyor; ama ayrıca, hareketin belirli dinamiklerinin açığa çıkartıldığı, analiz edildiği, tekrarlandığı da bir düzlem hâline geliyor. Böylelikle, imgenin tekil bir varoluştan sıyrıldığını, tam da tekil bir varoluştan sıyrıldığı için otonomluğunu elde ettiğini görüyoruz. Ve bunu göstermek için Rose, herhangi bir hareketi, öncelikle tekil bir hâlde sunuyor. Yani, gördüğümüz herhangi bir imge gibi, de denebilir. Örneğin; bir kameranın, bir koridoru kat edişini düşünebiliriz. Ama Rose, bu hareketi parçalara bölerek, bir ekran içerisinde, üç ekran içinde göstererek, ve aynı imgenin senkronunu da her ekranda kaydırarak; hem yeni bir hareket sunuyor, hem de varolan hareketin dinamiklerine karşı uyarılmayı (stimuli) sağlıyor.

Ama Rose, bu ekranlar arasındaki hareketi, yalnızca sağ-sol ilişkisinde kurmuyor; ama bir yukarı-aşağı, aşağı-yukarı; bir sol-sağ ve birçok şekilde de tekrardan kuruyor. Rose’da imge, yalnızca tekil hareketini yansıtmıyor; ama birçok ekran vasıtasıyla, senkrondaki değişikliklerle, ve bu senkronun uygulandığı ekranların yapısı vasıtasıyla da, tekrardan deneyim ediliyor. Aslında Rose, imgeyi, imgeliğinden koparmıyor, hatta bunu hiçbir şekilde yapmıyor. İmgenin, hem başat, hem de zorunlu olduğu gerçeğini yadsımıyor. Ama onu, kendisine içkin olan hareket ve zaman faktörlerinden koparmaksızın, bu faktörleri çoğaltarak, imgeyi birçok boyuta yayıyor. Yani, imgenin bir çoğulluğu söz konusu olduğu kadar, bir genişliği de söz konusu Rose’da. Peki, imgenin bu yayılımı nasıl sağlanıyor, diye sorulacaktır. Ve cevap basit: Tam da hareket ve zamana, yani imgeye uygulanan yapı ile sağlanıyor. Bu, ne demek? Rose, içerisinde ileriye doğru hareket ettiği -uzamı dikey olarak katettiği- bir imgeyi, yukarı-aşağı ve sol-sağ biçiminde 4’er ekrana yayıyor, ve ortada kalan ekran ise, her iki doğrultunun da paylaştığı ekran oluyor. Ve bu yapı vasıtasıyla Rose, ekranlar arasında bir geçirgenlik ve ritim sağlıyor. Her ne kadar, her ekranda gördüğümüz hareket, aynı hareket olsa da, artık gördüğümüz hareketi değil, ama ona uygulanan ritmi asli hareket olarak kavramaya başlıyoruz. Öyle ki, bu hareketin kendisi dahi, otonom bir şekilde, bir imge üretiyor, denebilir. En azından, eğer imge değilse dahi, bir sirkülasyon sağlıyor; ve Rose’unda elde etmek istediği, tam da imgedeki bu sirkülasyon, yani imgeye içkin olan dinamiklerin açığa çıkartılması, da diyebiliriz. Bu, bir açıdan bakıldığında, bir mikro-hareket belki de. Ama harekete yakınlaşmak, mikroskopik bir ölçekte tahlil etmek değildir kasıt; fakat tam aksine, hareketi çoğaltmak, mevcut ritmi değiştirmek ve araya mesafe koymaktır. Rose’un Analogies: Studies in the Movement of Time‘nda hareket ve zaman, ancak çoğul bir bağlamda kavranabilirdir. Yani, tekil bir imge, kendi dinamiğini açığa çıkaramaz; ancak mevcut ritmini, hareketini belirtir. Rose’un derdi, zamanın hareketiyledir; zamandaki hareketledir.

Rose’un filminin adı dahi, bu derdi kavratmaya yeterlidir. Ve bu hareket, ancak bölündüğünde, onlarca ekrana yayıldığında, zamandaki hareket olarak açığa çıkar, ki hareket, bir kavram olarak, her an zamanın içindedir. Evet; zamanın bulunmadığı bir yerde hareketten de söz edilemez. Ama zamanın hareketi dendiğinde, yalnızca zamanın geçişi değil -ki bu her imgeye içkin bir niteliktir, hareket ediyor olmasa da-, fakat hareketin uzamda yayılma doğrultusuna ve süresine de işaret eder. Ama bu yayılma ve süre, çoğaltımla söz konusudur. Rose, imgeyi bölmez, çoğaltır. Ve bunu, farklı ekranlarda bulunan aynı imgenin senkronunu değiştirerek elde eder. Böylelikle, imge stabil kalır; fakat imgenin içindeki zaman değişikliğe uğrar. Ve bu değişiklik, yeni bir imge tipini ortaya çıkartır; çünkü imge, Rose’da, bir görsel materyal olmakla beraber, bunun çok da ötesindedir. İmge; zaman ve hareketi içinde barındıran, ve bu faktörlerden oluştuğu kadar, bu faktörleri oluşturan da bir kurucu potansiyele işaret eder. Bu potansiyelden, yeni bir imge tipi doğar: Bu, Diyakronik-İmge’dir. Evet; Rose’un oluşturduğu ya da pratik ettiği imge tipidir bu. Ve imge, bir kavram olarak, mânâsını yitirmiştir, de denemez; çünkü imge, dendiği gibi, bir büyük-küçük, bir geniş-dar, vs., belirttiği kadar, en başta, bir zaman ve hareket belirtir, ve her ikisini de olumlar. Rose’un yaptığı ise, imgeye içkin olan zamanı ve hareketi, imgeye yeniden uygulamaktır. Bu, Rose’da, her zaman tekil bir imgenin kullanımıyla da işlemez: Odysseus In Ithaca‘da, toplam üç imge kullanılır, ve her biri, bir diğerine açılan bir kapıymışcasına kurgulanır; The Geosophist’s Tears‘da ise, aynı doğrultuda devinen imgeler, birbirlerinin üzerine yığılır, ve uzam birçok doku ile doldurulur. Denilebilir ki: Rose’un Analogies: Studies in the Movement of Time‘ı, zamana hareketini iade eder; hareketin mutlaklığından ve/veya baskınlığından arınılır, zamanın uyarımına ve başatlığına geçilir. Rose’un Analogies: Studies in the Movement of Time‘ında yer alan hareketleri ve yapıları saymak, yersiz ve yararsızdır; çünkü Rose, göz-kulak için bir çokluk yaratmıştır. Biz ise, betimlemekten ziyade, bu çokluğu okumaya çalıştık. Robert Bresson’un Sinematograf Üzerine Notlar‘da dediği gibi: ”Sinematograf, hareketli imgelerden ve seslerden oluşan bir yazıdır.” Evet; imaj görülür, duyulur, ama okunur da.


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑