Bir İkna Muhasebesi: Locke (2013)

Bitmek bilmeyen bir yol, art arda edilen telefon konuşmaları… Tek bir hata uğruna seyri değişen hayatlar silsilesi. Örtbas edilmeyen bir yanlışın geçmiş ile sorgulanıp, alışılmışın aksine onunla korkmadan yüzleşilmesi. Arabanın mekan olarak seçildiği, başrol oyuncusu hariç diğer oyuncuların görüntülerinin olmayıp yalnızca seslerinin duyulduğu, duyguların konsantre biçimde sunulduğu bir film: Locke.

Sinema ile tiyatro arasındaki çizgiyi şeffaflaştırmayı amaç edinen yönetmen Steven Knight, bir oyuncuyu sahneye koyarak izleyicinin sadece sahne performansında bulabileceğini düşündüğü samimiyeti filme çeker. Bu doğrultuda filmin merkezine Ivan Locke isimli karakteriyle Tom Hardy’i koyar. 2013 yılında gösterime giren film, birçok başarıya ve beğeniye imza atmıştır.

İnşaat müdürü olan Ivan, evli ve iki çocuk babasıdır. Bir yapı şirketinin yöneticiliğini üstlendiği I. Locke, her şeyiyle kusursuz bir yapı oluşturmayı planlamış ve bunu gerçekleştirmek için bir anlaşma yapmış. Fakat bir pürüz ortaya çıkmış, betonda meydana gelen bir hata yüzünden işlem askıya alınmış. Eğer Locke bu duruma müdahale etmezse işiyle ve kariyeriyle ilgili sorun yaşayacak, emekleri de zayi olacaktır.

İşleri yoluna koymasına engel teşkil edecek bir telefonla sarsılan Locke’ un yaşamı sekteye uğrar. Mutlu bir evliliğinin, huzurlu bir yuvasının olmasına rağmen Ivan, belki de affının mümkün olmadığı bir hata yapar, neticede eşini aldatır. Hiç tanımadığı, orta yaş üstü bir kadınla birlikte olur. Telefon da o kadından gelir; bu gece doğum yapacağını, bebeğin babası olarak da Locke’u yanında görmek istediğini söyler. I. Locke şaşkın ve düşüncelidir. Çünkü işten çıkıp, evde eşi ve çocuklarıyla birlikte maç izlemek için anlaşmışlardır. Bu programı iptal ederek ailesini ikinci plana atmak istemez; diğer taraftan yeni doğacak çocuğunu yüz üstü bırakmaya da vicdanı el vermez. Bir de bu ikileme iş yerindeki sorun eklenir, işin içinden çıkamaz hale gelir. Makul düşünmeye ve soğukkanlı davranmaya çalışır. Yani yapılması gereken her şey Ivan tarafından o gecede olmak zorundadır. Sanki Ivan’dan başka iki kişi daha olsa tüm mesele çözülecekmiş gibi.

Locke, kararını vermiş bir vaziyette yola çıkmış, bir yandan doğum sancısı çeken kadını rahatlatmaya çalışıyor, başka bir görüşme yaparak işle olan problemi çözmesi için bir vekil tutuyor, ona ne yapması gerektiğini harfiyen, sabırlı bir şekilde anlatıyor. Diğer yandan telefonu kapatıp ailesini arıyor. Eve gitmemesinin önemli bir gerekçesinin olduğunu çocuklara anlatırken, eşine de hatasını ilk kez o gece itiraf ediyor. Eşi Katrina duyduklarına pek tabii inanmak istemiyor, çünkü anladığımız kadarıyla kocasına olan güveni tam. “Neden bir kadını bana anlatıyorsun?” diye sorarak öyle bir yanlışın olmasına imkân bile vermiyor. Ve ekliyor: Başka biri hakkında konuştuğumuza inanamıyorum. Sanki evimize hırsız girmiş gibi. Her şeyin farkında olan Ivan ise “evet, bunu yapacak dünyadaki son insanım, ama oldu. Bana ait olmayan davranışlar sergiledim ve şimdi de doğru şeyi yapacağım” diyerek yoluna son sürat devam ediyor. Çünkü Locke, geçmişte hesaplaşamadığı, kendisinin de aynı hatanın çocuğu olmasına sebep olan babasına benzemek istemiyor.

Kirli bir soya ağaç olan tohumlarını etrafa serpiştirmeyip, kendi hatasını düzelterek soyadını böylece temize çıkarmayı düşünür. Bir vicdan muhasebesiyle verdiği bu karar onu, ailesine özellikle eşine yönelik bir ikna seansına götürür. “Tanıdığım kişiden çok uzak bir yere gidiyorsun!” diye hâlâ üsteleyen Katrina’ ya karşın, o yeni doğacak çocuğun kendisini, onun babasını kötü yâd ettiği gibi hatırlamaması için mücadele vererek, direksiyonu hastane yönüne kırar. Bunu bir babalık vazifesi olarak gören Locke, aldatsa da eşini hâlâ çok seviyor ve diğer kadına dair hiçbir şey hissetmediğini belirtiyor. Hastaneden gelen aramaları cevaplandırırken, ona sevgilisi misiniz, diye sorulduğunda yalnızca ‘babayım’ diye karşılık veriyor: Onu pek tanımıyorum, ama geliyorum. Ivan böyle davranarak, babasının zayıf olan yönünü kendi gücüyle kırmaya çalışır.

Meşru olmayan bir ilişkideki, kadında oluşan teslimiyet duygusu, Locke’un umurunda bile değil. “Affedersin, tiyatro adamı değilsin sen. Kitap okuyucusu ve konuşkan biri de değil, inşaatçısın. Tuhaf değil mi? Senin gibi birinin bana bu kadar zıt olması tuhaf bir şey. Sevdiğim her şey senin için hiçbir şey ifade etmiyor” diyen kadın bu sözleriyle, birbirlerini aslında hiç tanımadıklarını kabul ediyor. Hatta birbirlerine denk bile olmadıklarını dile getiriyor.

Evet, bu bir hataydı. Elbette yadsınamaz. Locke’un bir diğer yanlışı da o hatayı yalnızca bir kez yaptığını eşine ispat etmeye çalışmasıydı. Yani yanlışı sayıya bağlayarak hatanın niteliğini örtme çabasıydı. Eşi Katrina, “bir kez! Bir kez ile hiç arasında dünya kadar fark var. Bu fark her şeydir. Bu fark iyiyle kötü arasındaki fark demektir” gibi tabirler kullanarak, kocasını affetmeyeceğinin sinyallerini verir.

Ivan ise kendi kendine: “Benim için en kötü olacak yere gideceğim. Benim için dünyadaki en kötü yere gideceğim, bu kadına rağmen… Bu üzgün, yalnız, hayattan bezmiş kadına rağmen. Onun için üzülüyorum. İyi ve kötü arasında ne kadar fark olabilir ki?” Bu pasajda da bir kadınla erkeğin aynı olaya nasıl farklı bakabildiklerini görüyoruz. Birisi için aradaki fark her şeyken; diğeri için hiçbir şey olabiliyor.

Tüm duygusal yönünü, yönetmenin oturduğu koltuğa, sol yanına bırakarak iş ile ilgili probleme mantıki bir çözüm getiriyor, Locke. Aklı maç izleyen çocuklarında, üzdüğü eşinde, sancı çekmekte ve bebeğini doğurmak üzere olan kadında kalsa da Locke, soğukkanlılığını korumuş ve bütün olumsuzluklara inat kariyerindeki yerini taçlandırmıştır. Ivan Locke’un takdir edilecek yönü iş konuşulduğunda sadece işini ve mantığını, ailevi mevzular konuşulduğunda ise yalnızca ailesini ve duygularını ön plana koymasıdır.

Film yalın bir anlatımla günlük, herkesin başına gelmesi muhtemel bir olayı, seyirciyi arka koltuğa oturtarak tüm içtenliğiyle anlatır. Aslında tek bir mekâna kısılmaz izleyici. Maç izleyen çocukların yanına gidip Caldwell’in attığı golle sevinir, Katrina’nın hazırladığı soslardan tadar, sonra Katrina’nın yatak odasına geçip, telefonla konuşup ağlamasıyla kendisini birden üst katta bulur. Hatta bir ara doğumun yapılacağı hastanenin kokusunu bile hisseder. Anlaşılacağı üzere burada izleyici, telefon konuşmalarından hareketle hayal gücüyle birçok mekân tasarlıyor. Nitekim, bu yönüyle bakılırsa olay yalnızca arabanın içinde geçmiyor.

Locke’un olaylara karşı asıl tutumunu tam olarak belli etmeyen yüzü, sinirlerini kontrol etmeye çalışırken kollarını sıvadığı gömlekle kendisini hırçın bir şekilde gösterir. Oğlu Eddie’nin eve geri dönecek misin, sorusuna “döndüm Eddie, içimde çılgına döndüm!” diye karşılık verir. İçinde çırpınan vicdan kelebeğiyle tüm yaşantısını önüne koyarak bir sorgulama, bir hesap yapar. Sonunda kazançlı mı çıkar, yoksa hayatı iflas mı eder, bilmiyoruz. Ama şu bir gerçek ki, Locke yaptığı hatadan, babasına nispeten daha az yanlışla kurtulmaya çalışmış ve bunu başarmıştır.

Diğer yazıları Betül Uludoğan

The Truman Show (1998)

1998 yapımı, Andrew Niccol’un yazdığı, Peter Wein’ın yönettiği The Truman Show, kurgulanmış...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir