Analiz

Published on Mayıs 19th, 2017 | by Ali Sami Atabay

Chocolat (2000): Çikolatayla Başlayan Devrim

Share Button

Çikolata orijinal adıyla Chocolat filmi 2000 yılında Lasse Hallström’un yönetmenliğinde aynı adlı Chocolat romanından sinemaya uyarlanmış ve beş dalda Oscar adaylığı bulunan bir yapıt. Filmin posterini ilk gördüğümde aklımdan aniden Sevgililer Günü için gişe kaygısıyla gösterime girmiş alelade bir aşk hikayesi geçse de filmin başlamasıyla kendimi Chocolat’ın içinde buluverdim.

 

 

Johnny Deep’in filmde kayda değer bir rolü bulunmamasına rağmen filmin afişinde Juliette Binoche ile birlikte yer alması beni pek de şaşırtmadı doğrusu. Kayda değer bir sinema kitlesinin karar merciinin sadece afişler ve oyuncu kadrosu olunca; bu iki ünlü isim ve afişte biraz aşk oyunları milyonlarca sevgilinin bu filme gitmesi için kurgulanan bir “gişe tuzağı” olarak yorumlanabilir. Ne yazık ki afiş izleyicilerinin umduklarını buldukları pek de söylenemez. Filmin ana teması afişinin aksine doludizgin, tutkulu bir aşk hikayesi olmaktan çok daha öte.

 

Film 20. Yüzyılın başlarında, kendi halinde küçük bir Fransız kasabasında geçmektedir. Kasaba halkı evden işe işten eve giderek tabi ki haftada bir kiliseye gidip ibadetlerini de ihmal etmeyerek sessiz sakin hayatlarını sürdürmektedirler. Soğuk ve rüzgarlı bir kış günü kırmızı paltolarıyla Caroline isminde bir kadın ve küçük kızı yaşlı bir kadının kapısını çalar. Caroline yaşlı kadına boşta duran dükkanını kiralayıp pastaneye dönüştürmek istediğini söyler. Yaşlı kadın bu iki kişinin farklı bir yerden geldiğini anlar ve nereli olduklarını sorar. Caroline telaşlı bir şekilde daha önceden Endülüs, Pavia ve Atina gibi şehirlerde yaşadıklarını söyler. Tarihlerine bakıldığında bu şehirlerin ortak özelliği olarak otoriter rejimlere karşı halkın kendini savunup isyan ederek kaybettiği özgürlüklerini ve haklarını geri kazandıkları görülür. Yani daha filmin ilk dakikalarında Caroline’nin bu küçük Fransız kasabasına taşınma sebebinin bireylerin toplum değerlerini sorgulayarak isyan ruhu geliştirmelerini sağlamak olduğu anlaşılır.

Kasabanın Kont’u Reynaud Caroline’in hazırlık aşamasında olan pastanesini ziyarete gelir. Gelmesinin sebebi Caroline’a kasabımıza hoş geldin demek ve pazar günü kilisede yapılacak büyük Ayine davet etmektir. Caroline ise kendisinin kiliseye gitmediğini söyleyerek daveti nazikçe reddeder ayrıca kontun kendisine madam diye hitap etmesi üzerine onu düzelterek matmazel- Fransızcada hiç evlenmemiş kadınlara özel bir hitap- şeklinde hitap etmesi gerektiğini söyler. Bu duruma oldukça şaşıran ve öfkelenen Kont Reynaud toplum içinde Caroline’nin adını dinsize çıkartır ve onun dükkânına gidilmesini yasaklar.

Kont kasabadaki tek otoriter figürdür ve kendini kasabanın ahlak yapısını korumak adına sorumlu hisseder. Bir gün kont kiliseyi ziyaretinde pederin Amerikan müziği mırıldanarak dans ettiğine rastlar. Yani filmdeki peder karakteri görmeye alıştığımız orta çağ peder figürlerinin aksine her türlü yeniliği reddeden ve kesin çizgileri olan bir karakter değildir. Kont Reynaud’un ziyaretinin sebebi ise Pazar günü pederin okuyacağı metnin toplum değerlerine uygun olup olmadığını kontrol etmektir.

Filmdeki bir diğer önemli karakter kocasından eziyet gören ve toplum içinde ezilmiş bir kadın olan Josephine karakteri. Josephine’in bir de hastalığı var: Kleptomani. Tıp dünyasında çalma hastalığı olarak da geçen Kleptomani bir çeşit davranış bozukluğu. Freud’a göre bu hastalığın en önemli nedeni otorite tarafından baskı gören bireyin içsel çatışmaları. Josephine de tam bu nedene uyar nitelikte bir karakter. Sarhoş kocası tarafından her gün dayak yiyen ve aşağılanan fakat toplum normları gereği ona her türlü hizmeti veren klasik bir orta çağ kadını figüründe. Hastalığı nedeniyle hiç arkadaşı olmayan Josephine bir gün Caroline’ın dükkanına gidip bir paket çikolata çalar. Caroline bu durumu fark etmiştir fakat hiç bozuntuya vermeden ona çaldığı çikolatanın aynısından bir paket daha götürerek çikolata hakkındaki fikirlerini sorar. Josephine bu duruma çok şaşırır ve gizli gizli sevinir çünkü belki de hayatında ilk defa bir birey yerine konulmuş ve fikri sorulmuştur. Ertesi gün Caroline’ın dükkanına gelen Josephine hayatında ilk defa birine kocasını sevmediğini ve çok mutsuz olduğunu itiraf eder.

İsveçli aktris Lena Olin’in canlandırıdığı Josephine karakteri

Bir gece Josephine kocasının eziyetlerine artık dayanamaz ve eşyalarını toplayıp çikolata dükkanının yolunu tutar. Bu günden sonra Caroline’a çikolata işleri konusunda yardımcı olmaya başlar fakat bu durum Kont Reynaud hoşuna gitmez çünkü Hristiyan inancına göre evlilik Tanrı tarafından kutsanmış bir sözleşmedir. Bu sebeple Josephine’i kocası Serge ile barıştırmak için elinden geleni yapar. Ona yemek yeme dersleri aldırır, görgü kuralları öğretir ve bir güzel giydirir. Giydiği takım elbisesiyle ve aldığı çeşitli eğitimlerle dört dörtlük bir beyefendi gibi gözüken Serge çikolata dükkanına Josephine’i görmeye gider. Josephine’den af diler ve eve geri dönmesini ister. Josephine Serge bağışlar ama asla eve geri dönmeyeceğini söyler. O günün gecesi beyefendi Serge gider o eski kaba ve ayyaş Serge geri gelir ve çikolata dükkanını basar. Yönetmen Hallström bu sahneyle bize insanları çeşitli eğitimlerle zorlayarak değiştirmenin sanıldığı kadar kolay olmadığı argümanını kısa ve öz bir şekilde anlatır.

Kont ve halkının tek dışladığı insan Caroline değildir. Onlar kendileri gibi olmayan herkese savaş ilan etmişlerdir. Bunlardan biri Johnny Depp’in canlandırdığı denizci rolündeki Roux’dur. Roux Caroline ile bir diyaloğunda şakayla karışık kendisinden uzak durmasını çünkü toplum gözünde kendilerinin birçok bulaşıcı hastalığı taşıyan suçlular olduklarını söyler. Toplumdan dışlanmış bireyleri gören Caroline Kont Reynaud’a inatla Rouxla daha çok yakınlaşır. Caroline’ın amacı bellidir: Toplumun erritiği bireyleri yeniden özgürlüklerine kavuşturmak.

Paskalya günü Caroline dostalarıyla birlikte büyük bir ziyafet vermeye karar verir. Bundan haber alan Kont Reynaud Caroline’ın böyle bir ziyafet vererek kendileriyle dalga geçtiğini ve bir şeyler yapılması gerektiğini yoksa Caroline’ın toplumu yavaş yavaş bir girdaba sürüklediğini söyleyerek etrafındaki insanları kışkırtır. Kullandığı silah her zamanki gibi bir metin hazırlayıp bu metni pazar günkü ayinde pedere okutmaktır. Metinde Caroline’ın çikolatalarla insanların aklını çelen bir şeytan olduğu ima edilir. Caroline’ın kızı bu durumu arkadaşlarından öğrenir ve annesine sorar: “Tıpkı yaşadığımız diğer şehirlerdeki gibi sen şeytanın yardımcısı mısın?”. Farklı olmanın zorluğu çok güzel özetlenir bu soruyla. Tıpkı İtalyan filozof ve gökbilimci Giordano Bruno’nun evrenin sonsuz olduğunu iddia etmesi üzerine diri diri yakılarak öldürülmesi gibi veya Sokrates’in gençleri var olan toplum değerlerini sorgulamaya teşvik etmesi üzerine idam edilmesi gibi farklı olan birey otoriteler tarafından düşman ilan edilmiştir ama Kont Reynaud insanları öldürecek kadar acımasız değildir. Yapacaklarını maddi zararlar vermeden toplumu örgütleyerek yapar. Fakat bu örgütleme toplumda sadece manevi bir yankı uyandırmaz ve Roux’un gemisinin yakılmasıyla sonuçlanır.

Bu gemi olayıyla da Caroline’ın şehri terk etmesini sağlayamayan kont bir gece eline bir bıçak alıp Caroline’ın dükkanındaki çikolatadan yapılmış heykelleri parçalamaya uğraşırken çikolatadan bir parça alıp tatması üzerine kendini yemekten alıkoyamaz ve film tarihteki birçok direniş hikayesinin aksine Kont’un Caroline’ın zaferini kabullenmesiyle ve halkın huzura kavuşmasıyla sonlanır.

Filmin sonunu çok klişe ve etkisiz bulsam da film gerek olay örgüsü gerek kaliteli oyuncu kadrosuyla her kesimden seyirciye hitap etmeyi başarıyor. Kısaca ahlak değerlerini sorgularken düşünceleri fazla imgelere boğmayan fakat her ayrıntısında ayrı bir toplum eleştirisiyle izlerken vaktimizin boşa gitmediğini bizlere hatırlatan bir film Chocolat.


Yazar Hakkında

Sinemayı araç olarak görenlerden.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑