Gösterişsiz Bir Başyapıt: Manchester by the Sea

“Fotoğraf gerçektir, sinema ise saniyede yirmi dört kere gerçektir.” Jean-Luc Godard

Eskiden süper kahraman filmleri olurdu. Evet, eskiden (Nerde o eski ramazanlar misali!) diyorum zira artık süper kahraman filmleri yok. Artık daha çok nasıl kazanırım diyen süper kahramanlar var. Süper kahramanlar sinemaya ilk uyarlandıkları zamandan hemen hemen on – on beş yıl öncesine kadar daima dünyayı, dolayısıyla insanları, doğayı kurtaran ‘ileri’ özneler olarak gösterilmiş, izleyici nazarında böyle kabul görmüşlerdi. Kabul görmüşlerdi çünkü; izleyiciler için bu çürümüş ve hatta kokuşmuş dünyada (en tipik tabiriyle) iyi insanların olabileceğini lanse edip hayatta her türlü olumsuzluğa, umutsuzluğa karşın zihinsel ve de fiziksel iradenin kıvılcımlarını saçmışlardı. Bu havalı ve de Polyannacı klişe tespitin içeriği elbette ki bu filmleri yapanların da derdinin para olduğu gerçeğinden kopuk değil. Kimsenin tabii ki insanlara umut olmak ya da yaşamı daha çekilebilir kılmak gibi bir derdi yoktu. Pragmatist bir çıkış noktası öyle ya da böyle izleyenler açısından olumlu, anlaşılabilir bir sonuç doğuruyordu. Kazandıklarıyla yetinmeyen koca devler (Marvel, DC, Fox ve türevleri) zamanla izleyicinin bu iyi niyetini  hunharca zedelemeye ve acımazsa emmeye başladılar. İlk önce süper kahramanları aynı filmlerde topladılar. Bunun izlenebilirliği alışkanlık yaratıp, kâr-daha çok kâr skalasının sıfırlarını uzatmayınca bu sefer süper kahramanları birbiriyle savaştırmaya  giriştiler. Bu yeni strateji miladını daha doldurmamış olsa da bu devler ilham dolu öngörüleriyle mizahı ve iyi kahramanların anti-niteliklerini  ön plana çıkaran yeni filmler üretmeye soyundular. Bu tutum orijinal gibi görünse de aslında  yeni dünyanın yeni süper kahraman trendine (Deadpool öncülüğünde) ayak uydurmaktan başka bir şey değildi. Gelecek süreçte süper kahraman çocuklarının birbirleriyle savaştıklarını görürseniz şaşırmayın! Yaşasın Ben Affleck’li Batman!

Konumuz “Yaşamın Kıyısında” iken fantastik sinemayla yazıya başlamamın nedeni Godard’ın ‘gerçek’ ve ‘sinema’ hususundaki yalın ama etkileyici tespitidir. Evet, sinema saniyede 24 kare gerçektir ve bu gerçeklik sadece ele aldığınız konunun hayatla olan organik bağından ibaret  değildir. İster fantastik sinema ister bilim kurgu ister dram… İşlediğiniz konunun sinemasal ele alış biçimi ve yapısal mantığı da gerçekliğin bir parçasıdır. Fantastik sinema da yapıyor olsanız filmin kendi iç tutarlığı ve de samimiyeti hem gerçeklilik bağını hem izleyiciyle arasındaki şeffaf ilişkiyi etkiler, değiştirir. Bunu es geçip sadece seyircinin cebine göz dikerseniz sadece kendi filmlerinizin değil sinemanın da katili olursunuz. Bu noktada bunu es geçmeyen hatta tamamen buna odaklanan, 24 kare gerçekliğinin hem yapısal hem de performans açısından hakkını fazla fazla veren 2017’nin Şubat ayından beridir (Türkiye’de) gösterime girmiş şahsım adına en iyi filmine giriş yapabiliriz.

Her şeyden önce Lee Chandler rolüyle performansını anlatmaya uygun kelimeyi bulamadığım Casey Affleck ile başlamayalım. ‘İnanılmaz’ ya da ‘mükemmel’ gibi şişirilmiş kelimelerin bu konuda çok da açıklayıcı olamayacağı kanısında olduğum için, o buz gibi keskin oyunculuğu için bile izlenmeye değer bir film olduğunu inatla ve özellikle belirtmeliyim. Kaçırılmaması gereken ve her zaman rastlanmayacak türden bir oyunculuk örneği. Lee Chandler, sıradan işler (tamirci, elektrikçi, tesisatçı…) yaparak geçimini sağlayan, insani tüm ilişkileri dibe vurmuş (konuşmak zorunda olduğu anlar hariç), yaşama ruhunu çoktan yitirmiş, sadece nefes alıp veren bedeniyle tatsız tuzsuz şekilde günlerini geçiren bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Tabii ki bu ruh hâlinin oldukça dramatik bir nedeni var. Flashback’lerle ilerleyen akış içerisinde bu neden acı bir şekilde ortaya çıkıyor. Sürekli hastalığını bahane edip çocuklarıyla ilgilenmeyen karısı Randi (Michelle Williams) için yakılan şömineden (Sinüslerinin kurumaması için) tüm evi saran ve de çocuklarının ölümüne neden olan  yangın ve akabinde ikisinin ayrılığı ile sonuçlanan travmatik olaylar silsilesi… Lee, olaydan o kadar derin etkileniyor ki karakolda (polis merkezi demek istemedim, bizden olsun) ifade verirken polisin birinden kaptığı silahla intihar girişiminde bulunuyor. Fiziksel olarak başaramasa da o kurşunu ruhuna sıkıyor ve bir nevi intihar ediyor. Lee bir daha toparlanmayacak ve de geri dönmeyecek şekilde insanlardan, hayattan kopuyor.

Karısı Randi ise bir süre sonra  başka biriyle evlenip yaşamaya devam ediyor. Lee ve Randi’nin olaydan bir müddet sonra karşılaştığı sahnede seyircinin Randi’ye daha öfkeli olmasının nedeni de tam olarak Randi’nin hayata daha kolay adapte olma durumu. Lee’ ye daha çok acırken Randi’ye istemsizce (haklı olarak mı bilinmez!) daha çok kızıyoruz. Filmin senaristi ve yönetmeni Kenneth Lonergan’ın vermek istediği mesaj da tam olarak bu aslında. Kadınlar öyle ya da böyle acılarını daha çabuk unuturken (belki de bastırırken) erkekler bu noktada daha ketum olabiliyor. Filmde bunun tek örneği Randi değil tabii ki. Lee’nin yeğeni Patrick’in annesi de aynı ‘kolaycılığın’ bir parçası olarak görülüyor. Çocuğu konusunda gösterdiği “teknik duyarlılık” Kenneth’in kadınlar konusundaki tezi için diğer dayanağı temsil ediyor. Filmi oldukça başarılı yapan husus da Kenneth’in bunu iletme konusundaki ustalığı. Yani olaylardan öte olayların kadın ve erkek karakterler üzerindeki etkileri bizi içine çekiyor. Kenneth, kadın ‘düşmanlığı’ yapıyor gibi görünse de bu film kendi acılarını yaşayan erkeklerin filmi ve olup biteni onların gözünden ele alıyor.

Lee, soyutlanmış bir şekilde yaşamını devam ettirirken doğup büyüdüğü ama uzun zamandır uğramadığı memleketinden bir telefon alır. Telefonda uzun zamandır kalp hastası olan abisi Joe’nun (Kyle Chandler) hastaneye kaldırıldığını öğrenir. Yola koyulur ve hemen hastaneye ulaşır. Vardığında ise abisinin ölüm haberini alır. Bu durum Lee’nin geçmişe dönük iç hesaplaşmalarının ve acısının şiddetlenmesine de öncül olacaktır. Buna ek olarak yeğeni Patrick’in sorumluluğunu alması uzun zamandır ‘bitkisel hayatta’ kalmış zihni ve bedeni için ağır bir soruna dönüşür. Ne yapacağını bilemez. İdareci davranmaya çalışır. Bu sorumluluk sorun olmasının ötesinde zamanla, Lee için hayatın en azından kıyılarında dolanma imkanı yaratır. Kıyılarında diyorum zira yaşam Lee için çoktan geride kalmış, tadı kaçmış, anlamsız ve de acı dolu bir süreçten ötesi değildir. Filmin hemen hemen her sahnesinde (final de dahil) bu gerçeği çok rahat görebiliyoruz. Patrick için ise durum daha karışıktır. Annesinin yanında kalmayı reddetmekte, kendi evinde tek dahi olsa yaşayıp babasının teknesini tamir etmek istemektedir. Bu noktada teknenin filmdeki özel anlamına yeniden geleceğim ama öncelikle Patrick üstünde biraz daha durmakta fayda var. Patrick on altısında (en fazla on yedi) enerjik ve de çevresi tarafından (özellikle kızlar) rağbet gören genç bir delikanlı. Amcasıyla birlikte babası Joe’nun cesedini teşhis edip evine döndükten sonra (akşamında) Lee’nin odasına gelip ‘’Kız arkadaşım bizde kalabilir mi?’’ diye sorması ve akabinde Lee’nin ne yapacağını şaşırmış vaziyette prezervatif önermesi, ölüm ve yaşamın yeni nesil üzerindeki etkilerini yansıtma konusunda ustaca bir ekleme. Patrick tabi ki babası için üzülüyor ama acısını yaşama biçimi yas şeklinde değil de bunu daha kolay atlatabileceği günlük ritüelleri şeklinde oluyor. Babasının öldüğü akşam kendisini ziyarete gelen arkadaşlarıyla kısa bir yas ve üzüntü halinden sonra hiçbir şey yokmuş gibi gülmeye ve de küçük küçük eğlenmeye başlamaları bunun en bariz örneği olarak kendini gösteriyor. Yaşam her şeye rağmen devam ediyor demenin yeni nesil nazarında dışavurumu bu olsa gerek.

Filmde oldukça etkileyici başka bir husus varsa o da tekne metaforudur. Lee, Joe ve Patrick’in her şey yolunda iken tekneyle açılmaları, balık tutmaları ve Lee’nin Patrick’e hikayeler anlatması, sonrasında gelişen trajedilerle birlikte teknenin de bozulması, teklemesi aile bireylerinin yaşadığı ruh halini yansıtma konusunda oldukça ilginç ve de soğukkanlı bir ekleme. Patrick’in tekneyi satmak istememesi ve tamir etmeye çalışması, hep birlikte geçirdikleri güzel anıların varlığını korumak için sergilenen iradeli bir tutum.

Finale doğru Patrick’in nerede kalacağı netleşmiş, Lee’nin geri dönüşü açığa kavuşmuş ve de kış boyu toprağın sertliğinden gömülemeyen Joe gömülmüştür. Lee, yeğeninin vasiliğini Joe’nun en yakın arkadaşına vermiş olsa da yeğeniyle arasındaki ilişkinin hep devam etmesini istiyor. Tüm umutsuzluğuna, dibe vurmuşluğuna ve de karamsarlığına rağmen yeğeni onun için yaşamın kıyısı, belki de düşmesi önündeki tek engel görevi görüyor. Son sekansta Lee ve Patrick sokakta yürürken top oynamaya başlıyor. Top Lee’nin elinden çıkıp uzaklaşınca ‘’Boş ver’’ deyip yeğeninin topun peşinden gitmesine engel olmaya çalışıyor ama Patrick topu tutup geri getiriyor. Bu ucu açık gönderme ile küçükte olsa içimizi gri bir umut kaplıyor…

 

 

Diğer yazıları İbrahim Polat

Bilge Canavarın Hüzünlü Çağrısı: A Monster Calls

‘’Hiçbir şey, korkudan daha korkunç değiIdir.’’ Henry David Thoreau Dünya prömiyerini Toronto Film...
Devamı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir