Eleştiri

Published on Mayıs 14th, 2017 | by Yaşam Kaya

Kral Arthur Efsanesi Yeniden Dirilirse: King Arthur: Legend of the Sword (2017)

Share Button

Kral Arthur’u oluşturan sayısız ve sınırsız öykünün yarattığı bulmaca, yüzyıllardan beri nesilleri büyülüyor. Bu kez bir sorun araştırmacısı değil, tamamen aksi bir durum olarak bir sinema yaratıcısı olan sinema yazarı ve yönetmen Guy Ritchie gerçek ötesi öykü ve romancılık çizgisinde, Kral Arthur’u ve Yuvarlak Şövalyeleri’ni biraz Hamlet biraz da Musa efsanesi ile anlatmaya çalışmış King Arthur: Legend of the Sword filminde. En son 2004 yılında beyazperdede gördüğümüz Arthur klişesi ısıtılıp ısıtılıp temcit pilavı tadından seyirciye sunulduğu için, izleyen kitlede fazlasıyla bıkkınlık yaratmıştı. Ritchie tiyatrodan gelen birikimini kullanıp bu klişe duvarlarını yıkmayı denemiş. Kısmen başarılı da olsa Shakespeare’den alıntıladığımız öyküsel dili ile damakta kalıcı bir tat olma yolunda iyi bir girişimde bulunmuş diyebilirim.

Antoine Fuqua’nın 2004 tarihli uyarlamasının aksine Guy Ritchie günümüz sinema profilinin filme, daha doğrusu gişeye gelmesi için iyi bir yol seçmiş. Arthur’un babası Uther, tahtı ele geçirmek isteyen kardeşi Vortigern tarafından öldürülür. Uther, karısını kurtaramadan Arthur’u bir tekneyle Camelot kalesinden uzağa yollar. Taht kavgasının bir çocuğa sirayet etmesinin duygusal patlamalarını Arthur’un Londonium kentinde halk arasındaki yaşamına bakarak anlarız. Uther’e büyücü Merlin tarafından verilmiş olan kılıcı saplandığı taştan çıkarabilecek tek kişi de olan Arthur, amcası Vortigern’in onu öldürüp kılıcın tek sahibi olmak için harekete geçmesini de önlemek zorundadır. Büyücülerin, mitleşmiş yaratıkların dibini delen mantıkla olayların akışını izlemek, bundan önceki yapımları ters köşeye yatırıyor. Guy Ritchie eğlenceli işlediği konuda, araya kattığı esprilerle senaryosunu yazdığı efsaneyi adeta yeniden diriltiyor. Charlie Hunnam, kılıncı öyle bir sekansta yerinden çıkarıyor ki, sanırsınız günümüz dünyasından bir parça geçmişin derinliklerinde yeniden diriliyor.

Tabi bu filmde Shakespeare’ i anmadan geçemeyiz. Sinemasal tadın ardında yatan gerçeğin aslında Hamlet öyküsünde sergilenen tutumla aynı olması. Hamlet saraydan kovulduğunda Danimarka Tiranlığı’ nı yerle yeksan etmek için İngiliz donanması ile anlaşma yoluna girişir. Hamlet’in amcası Claudius şiddetli bir “ihtiras” duygusu ile kralı öldürüp, kardeşinin karısına göz diker. İstek ve arzularına kavuşmak için önüne çıkan her türlü engeli yok etmek ister. İşin açıkçası Kral Arthur efsanesi kaç senedir ortalıkta bilemiyorum. Ama Shakespeare güçlü kalemi ile konuyu dinleyip, Arthur efsanesi üzerinden Hamlet’ i yaratmış olabilir.

The Lost City of Z filmiyle sinemadaki ilk başarısını yakalayan Charlie Hunnam, Brad Pitt’ i andıran görüntüsü eşliğinde çok dinamik Arthur rolü kesiyor. Yönetmen Ritchie, Arthur’un çocukluğundan başlayıp büyüme dönemine kadar olan serüvenini hızlı geçişlerle müziğin verdiği ritimle atladığı için bizler direk olgunlaşmış Arthur görüntüsüyle başbaşayız. Fakat filmin başındaki şaşalı efsane anlatımının bir anda durup normal konuya bağlanması kötü tercih olmuş. Fakat Hunnam fazlaca taklit ettiği Brad Pitt oyunculuğu ile kendisine özgü bir çizgi yakalaması imkansız. Jude Law ise Vortigern karakterinde canlandırdığı kötü karakter ile rol yapma yeteneğini bir üst çıtaya taşımış. Her tiranlığın bir sonu olduğunu gördüğümüz anlarda, kendisini iktidar sarhoşluğuna kaptırmış kişilere de filmde yerinde göndermeler yapılmış. Djimon Hounsou, Aidan Gillen, Eric Bana ve Astrid Berges-Frisbey maalesef ki yan rollere verilen zaman azlığının azizliğine uğrayan isimler. Yönetmen Arthur efsanesini fazlaca kişisel algıda ele aldığı için, Hunnam görüntüsünü dayayıp, konuda işlenmesi gereken aşk olgusunu fazlaca etkisiz bırakmış. Klişe olmasının yanında, başrole ayrılan abartılı sahnelerle film bu yönüyle klasik Arthur anlatımlarının etkisinden kurtulamamış. Diyorum ki iyiki Shakespeare varmış, yoksa yıllardır süregelen anlatımı kusarak izleyebilirdik. Tiranlığa verilen sonunun kılınç öyküsüyle başlayıp zirveye doğru çıkışında Hamlet’ in ölmüş babasını rüyasında görmesiyle eş değer. Kılıncı çeken Arthur kendisinin gerçek Kral olduğunu anlıyor. Ayrıca amcasının oynadığı oyunla yüzleşiyor. Hamlet ise amcasının öz kardeşini öldürüp iktidarı nasıl ele geçirdiğini öğrenmesiyle gerçek kralın kendisi olduğunu fark ediyor. Her iki öykü birbirinin kopyası niteliğinde. Guy Ritchie efsanelerin ardında yatan edebi gerçekliliği fark edip, senaryosunu yazıp yönettiği King Arthur: Legend of the Sword ile kısmen başarıyı yakalamış. Klişe konusunu yan rollerin eksikliği ile bitiren yönetmen 2017 yılında hanesine farklı bir proje ekleyebiliyor.

[email protected]


Yazar Hakkında

1999 yılından bu yana sinema, tiyatro, jazz, blues ve arkeoloji üzerine yazılar yazmaktadır. 2 YIL Taraf Gazetesi, 4 yıl BirGün Gazetesi, 2 sene İstanbul Art News, 3 yıl Turkish Review' da yazılar yazdı. Şu anda Sinematopya, Life Art Sanat, Tiyatronline, Tiyatro Gazetesi'nde, Artful Living'de köşe yazarıdır. Ntv Radyo'da sanat eleştirileri konuşmaktadır. UK Leeds'te Psikoloji eğitimi aldı.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑