Avrupa Sineması

Published on Mayıs 12th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Rosalie: Meşru Bir Adaptasyon

Share Button

Bir adaptasyon nedir? Adapte olmak nedir, diye mi sormak gerekir? Ya da adapte etmek, daha en başında problemli ve nafile bir sürece mi işaret eder? Bir eserin, her zaman için belirli bir niteliğinin olduğunu biliriz; bazılarına görsel, bazılarına işitsel, bazılarına yazınsal, hatta bazılarına da tensel, ya da tinsel deriz, ki her biri bir diğerinin içine girmeye, çıkmaya; birbirinde erimeye ve donmaya müsaittir. Bir eser, bir yapıt, ya da bir üretim, diyelim, her zaman için kendisine içkin, mutlak bir niteliğe göndermez; Boulez’i okuyabiliriz, Bach’ı görebiliriz, Beckett’i duyabiliriz, Blanchot’yu düşünebiliriz, Ballard’ı elleyebilir, ya da Ballard tarafından ellenebiliriz. Hiçbir engel, hiçbir sınırlandırma yoktur. Bir eser, belki de en başında, kendi varoluşuyla dahi, bir adaptasyondur. Bir eser, hiçbir zaman genel bir eser değildir; her zaman bir forma ve bir formata ihtiyaç duyar. Godard’ın, Klee’nin, Hölderlin’in neden yaptıkları işi yaptıkları, bir gizem değildir. Her yaratıcı, kendi pratiği ile, ancak kendisinin kurabileceği bir bağ kurar. Şöyle ki: Klee, yazsa da, ressam olmaktan başka bir şey düşünmemiştir. O, yazdığında bile, çizmiştir belki de. Evet; çizmek üzerine yazmak da, bir tür yazmaktır; yazmanın çizgiye yaklaştığı, yazının çizgileştiği, çizginin yazılaştığı eşikleri arşınlamaktır. Bu, bir eksikliğe işaret etmez; tam aksine, eksikliği yadsır, ya da şöyle diyelim; eksikliği düşünmez, çünkü iki terim -çizgi ve yazı- arasındaki farkı ortadan kaldırır. Evet; bir fark vardır, ama bu fark, ancak pratik düzlemde bir farktır. Tarkovski’nin yazdığı, Blake’in çizdiği, Artaud’nun oynadığı bilinir. Ve bir adaptasyon, bir ıslahla da ilgili değildir. Adapte etmek, indirgemek değildir. Yazıya, müziğe, resme adapte olunmaz. Onların dışında bir hayat yoktur. Adapte olmak, içkin bir süreçtir; müziğe adapte olunmaz, olsa olsa müziğin belirli bir öğesine, bir hâline adapte olunur. Adaptasyon, düşünüldüğü gibi, bir dışsallık da belirtmez; tam aksine, hâlihazırda içeride olunduğunun olumlanmasıdır.

Tüm bu süreç, denildiği gibi, içeride olmayı gerektirir. Ama neyin içerisinde? Adaptasyon, tam da burada başlar. İçerisi, neresidir? Bu vakada, Maupassant’ın yazısıdır, ama Borowczyk’in imgesidir de. Borowczyk’in Rosalie‘si, Maupassant’ın Rosalie Prudent‘ıyla uzlaşmaya çalışmaz. Tam da, bu uğraş içerisinde olunmadığından, adaptasyon sağlanır. Adapte etmek, bir uzlaşma değildir; bir çarpışma, bir karşılaşma, bir çakışmadır, ama bir şölendir de. Adaptasyon, diğer bir deyişle, duyuların iç içeliğini, ayırt edilemezliğini öne sürer, ve belirtir. Eğer böyle olmasaydı, bir şeyi adapte etmenin de bir anlamı kalmazdı. Warhol’un Vinyl‘iyle, Kubrick’in A Clockwork Orange‘ı arasında, belirgin bir fark yok mudur? Burgess’in romanını, ilk önce Warhol’un adapte ettiği az bilinir; ama daha da az bilinen, iki araç (medium) arasında kurulan özgül ilişkidir. Kubrick’le Warhol’un aynı şeyi adapte ettiğini mi söyleyeceğiz? Bir şekilde, hem evet, hem de hayır. Evet; aynı şeye bakarlar. Hayır; aynı şeyi görmezler. Kubrick, hikâyeyi adapte ettiği kadar, hikâyenin sunmuş olduğu dinamikleri politikleştirir, onları ifşa eder, görünür kılar; Warhol’sa, Burgess’ten bir atmosfer, bir parça, bir güruh çekip çıkartır. Ama konu, ne Kubrick, ne de Warhol’dur; fakat onların adaptasyona ihtiyaç duymalarının altında yatan, çok da karmaşık olmayan, ama karmaşıkmış gibi gözüken yoğunluklardır. Kubrick’in hep adapte ettiği bilinir. Bu, aracını deneyim etmek için, deneylemek değil de, nedir? Ve Kubrick’in yalnızca yazıyla mıdır derdi? Kubrick’in 2001: A Space Odyssey‘de Strauss’u adapte ettiği de söylenemez mi? Ya da Barry Lyndon‘da Händel’i de adapte ettiğini; William Makepeace Thackeray’in eserinde, Händel’i duyduğunu söyleyemez miyiz? Klee, Modern Sanat Üzerine‘de şöyle belirtiyor: ”Neden olmasın?”

Belki de, bir adaptasyonu, bir diğerinin öncülü saymak kadar alık bir şey yoktur. Bir kitap okunmadan, bir filmin izlenmemesi, her şeyin yanlış anlaşılmasıdır. Ne kitabı, ne de filmi anlamaktır. Ama adaptasyon, ne birinde, ne de ötekinde doğar; fakat ikisindedir. İkisinin arasındadır; biriyle diğeri arasındaki iptedir, ama ipin dokusundan çok, ipin gerilimindedir. Rosalie‘yle Rosalie Prudent‘ın arasında, hiçbir benzerlik yoktur, ya da denebilir ki, benzerlik, asgaridir. Ve şöyle ki: Benzerlik, ne denli asgari ise, adaptasyon da o denli başarılıdır. Adapte ettiği şeyde kendini olumlamayan hiçbir eser, adaptasyon değildir. Adaptasyonun meşruluğu da, buradan ileri gelir. Ama bu, adapte ediyor olunan eserin hikâyesini çekip çıkartmak, iskeletini görsel hâle getirmek de değildir. Berg’in, Büchner’in Woyzeck‘inden uyarladığı Wozzeck‘in bir hikâye sunduğu söylenemez; ama belki de, Woyzeck‘in tınılarını araştırdığı, akustiğini incelediği, ritmini dinlediği söylenebilir. Rosalie‘yi de, meşru bir adaptasyon olarak, kısaca ele alacağız. Maupassant’ın eseri, her şeyden önce, bir yazıdır. Kendi dinamiğini, harflerde, kelimelerde, cümlelerde, vs., dile getirir. Ama Maupassant’ın, Rosalie‘de, dili bir itiraf aracı olarak kullandığı görülür; onu çıplaklaştırır, hatta pornografikleştirir. İşte, tam da bu, Borowczyk’i Maupassant’da çeken şeydir. Maupassant’la Borowczyk’in, çıplaklıkta, pornografide kesiştiği, birleştiği söylenebilir. Bu, Rosalie, kesinlikle erotik bir film değildir, hatta hiç değildir; tam aksine, her şey fazlasıyla ortadadır. Ama Borowczyk’in, Maupassant’ın pornografisine bir boyut daha eklediği görülür ki, bu, tam da adaptasyonun nedenidir: Borowczyk’in yaptığı, bu esere, imgeyi bahşetmektir. Bir itiraf, bir imgeden bağımsız, gerçek bir itiraf olamaz, diye düşünür Borowczyk; ve itirafı, bize karşı gerçekleştirir: Rosalie’nin gözleri, yalnızca bizi görür; bize karşı ağlar, bizden yüz çevirir, bizi muhatap alır. Borowczyk’in yaptığı, Maupassant’ın pasif pornografisinden, aktif bir pornografiye geçiştir. Maupassant’ın yazısının pasifliğinden, ancak imgeyle ve imgenin direktliği ile kurtulunur. Evet; Maupassant’ın eseri, tek başına da işler. Ama Borowczyk’in derdi, bön bir işleyiş ile değildir; Borowczyk, Maupassant’ın kelimelerinin arasına imgeler zerk etmiştir, ki Maupassant’ın itirafındaki sinematografik kuvveti damıtabilsin. Bu noktada, belirtmek gerekiyor: Bir adaptasyon, asla bir şeyin adaptasyonu değildir; ama bir şey aracılığı ile, aracın kendiliğini oluşturan, özgüllüğünü kuran ve biricikliğine gönderen öğelerin araştırılması, kavranması ve pratik edilmesidir.


Yazar Hakkında

1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için, görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak davul çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑