Analiz

Published on Mayıs 17th, 2017 | by Ozan Kaan Üreten

Se7en (1995)

Share Button

Ne kadar iğrenç kuklalarız biz, nasıl bir sahnede dans ediyoruz. Ne hoş eğlence ama; dans etmek ve düzüşmek. Dünyayı hiç umursamadan ve bir hiç olduğumuzu bilmeden. Bizler; yolumuzdan şaştık…

Umursamadan yaşamanın en önemli getirisi olan rahat yaşamın kimilerini rahatsız ettiğini öğrenmek, çelişkili bir biçimde umursamaz yaşayan kişiyi de rahatsız etmeye başlar. Fakat bu rahatsızlık durumundan kişinin haberi olmadığı halde, başkası tarafından düzeltilmeye çalışılmak insanların çok korktuğu psikotik durumlardandır. Bu ruh halinin birden çok sebebi olmakla beraber, ortak noktaları çevrelerine kötülük saçıyor olmalarıdır. Kötülüğün temellerine inildiğinde ise çoğu zaman karşımıza çıkmakta olan Tanrı-insan ilişkisindeki insanın yaptıklarından kendisini muaf tutan, masumiyet sorunudur. Kendisini manevi olarak seçilmiş kişi olarak addeden insanlarda zamanla iç dünyalarında sıkışıp kalmış olan kıskanç tutum gün yüzüne bir misyon olarak çıkar ve kutsal olarak “yoldan çıkmış” veya “yozlaşmış” insanların hayatlarını düzeltmeye çalışırlar. Bunun en korkunç olan tarafıysa, kişinin kendisini vicdani açıdan rahat hissetmesidir. David Fincher’ın Se7en filminde de karşımıza çıkan seri katil John Doe (Kevin Spacey) tam olarak böyle bir bunalımın (rahatlığın) içindedir. Hristiyan inancındaki Yedi Ölümcül Günahtan birini işlediğini düşündüğü insanları tek tek öldürmeye başlayan John için bu kutsal ve yapılması gereken bir görevdir. İnanç olarak eksiksiz olan seri katilin hayatlarının değerini bilmeyen insanları cezalandırma (öldürme) yöntemi ise dolaylı yoldan kurbanın kendisine acı çektirmesi ve John’un bu psikopat durumu Tanrı aracılığıyla yapıyor olduğunu düşünmesidir. Filmin temelini John Doe’nun misyonlu metodik yaşamı ve cinayetlerinin peşinde koşan dedektifler şehre yeni gelmiş çaylak David Mills (Brad Pitt) ve emekliliğine sadece 7 gün kalmış tecrübeli Mr. William Somerset’in (Morgan Freeman) ikili ilişkisi oluşturmaktadır.

Kötü kişiyi suçları ele verecek. Günahının kemendi kıskıvrak bağlayacak onu.

John Doe’nun yaşam amacı Hristiyanlıktaki yedi ölümcül günahı işleyenleri cezalandırmaktır. (Açgözlülük, Kibir, Oburluk, Şehvet, Kıskançlık, Tembellik ve Öfke) John’un hayatını bütünüyle oluşturan saptırılmış dini gerçeklik, onu soğukkanlı birine dönüştürmüştür. (Filmde geçen John’un okuduğu İlahi Komedya ve Kayıp Cennet’in Süleymanın Özdeyişleri’yle ilişkilendirebildiğimizi söylemekle beraber, Canterbury Hikayeleri’ndeki masum görünen suçlu adam ve kadın öykülerinin John’un gerçek zihniyetini etkileyen asıl kitap olduğunu düşünüyorum.) John Doe’nun modus operandisini Dedektif Somerset, ilk olarak kendisini öldürmek zorunda kalmış obez bir adamın evinde yağ ile yazılmış Gluttony (Oburluk) ve hemen akabinde ertesi gün zengin bir avukatın ofisinde öldürülmesi ve kanlarıyla halıya Greed (Açgözlülük) yazıldığını görmesi sonucu cinayetlerde bir bağlantı bulmasıyla keşfeder. Somerset, bu yazıların, henüz adını bilmediği katilin öldürmekten aldığı zevkten daha yüksek bir motivasyona sahip olduğunu ve vahşi suçlarının arkasında ahlaki bir mantık olarak Yedi Ölümcül Günahı kullandığını düşünmesine sebep olmuştur. Dedektife göre John’un mottosunda, öldürülen bireyler masum insanlar değildir ve yaşamları ellerinden alınmalıdır. Örneğin; Hristiyanlıktaki 7 büyük günahtan olan Greed (açgözlülük) kutsal kitapta zenginliği işaret eden şeytanın oğullarından Mammon’u simgelemektedir. Hep daha fazlasını kazanma arzusuna sahip olan Mammon’u seri katil John Doe ünlü avukatla özdeşleştirmiş ve “cezasını” bizzat kendisi vermiştir. Şeytanın evlatlarını ortadan kaldırmak ise ancak seçilmiş kişi tarafından yapılabilir ve o kişi Tanrı’nın elçisi John’dur. William Somerset, bu bilgiler ışığında beş cinayet daha olması gerektiğini düşünür ve bu durumu önlemek için çaylak Mills’le zorlu bir operasyona başlar. Dedektif Somerset ve Mills, daha fazla işkence gören ve sapıkça öldürülen bedenler ortaya çıktıkça katilin uzun zaman boyunca hatırlanacak korkunç bir oyun oynadığının acı bir şekilde farkına varırlar.

Akılsız hep patlamaya hazırdır, bilgeyse öfkesini dizginler.

Korkunç cinayetler işleyen John’un peşindeki dedektifleri bu zorlu yolda sevmemizin sebeplerinden biri hiç şüphesiz Mills ile Somerset’in karakterlerindeki zıtlıklardır. Somerset ne kadar sakinse, Mills o denli heyecanlı ve öfkeli olarak karşımıza çıkarlar. Kişiliklerindeki bu zıtlıklar karakter kontrastını güzelleştiren ve onları birbirlerinin tamamlayıcısı rolüne sokan durumdur. Mills’in hayalleri olan eşi Tracy’nin (Gwyneth Paltrow) Somerset ile olan arkadaşlığı da filmdeki duygusal boşluğu dolduran ve Somerset’in neden her şeyden elini eteğini çektiğini ortaya çıkartan bir noktadır. Kovalamacada Mills’in öfkeli ve tahammülsüz tutumunu öğrenen John’un planlarını değiştirip, planlarını Mills üzerinden yapması ise filmdeki en vurucu ve şok edici değişimdir. Tanrı-insan-görev ilişkisinde elçiler verilen görevleri yaparken sakin kalırlar çünkü emir kutsal yerden gelmiştir ve eninde sonunda gerçekleşecektir. Bu sebeple de Doe cinayetlerinde sakin kalmaya hatta teslim olurken dahi “masum” planının kusursuz devam edeceğine inanır. Çünkü John’a göre öğüt ve sağlam karar ona özgüdür, akıl ve güç kaynağı artık bizzat kendisidir. (Süleymanın Özdeyişleri)

Havanın her zaman yağmurlu olduğu bir şehirde geçen filmin atmosferinin seyirciyi germediğini söylemek yanlış olur. Kentin bu vahşi panoraması, gelen ölümlerle beraber kenti yaşanılmaz kılmaktadır. Bu durumdan en muzdarip kişi de kuşkusuz hayalleri olan Mills’in eşi Tracy’dir. Eşini sevmesine rağmen yaşadığı yerden mutlu olmayan ve şehirde hiç arkadaşı olmayan Tracy, çareyi eşinin iş ortağı yaşlı William Somerset’le arkadaş olmaya çalışmakta bulur. Tracy ve Somerset arasındaki konuşma ise bize Somerset’in neden artık işinin her dakikasından yıpranmış, sessizleşmiş ve her şeyden vazgeçmiş biri olduğunu ortaya çıkartır.

John Doe’nun yedisine gelecek olursak, planlarının değiştiğini son sahnede anlıyoruz. İlk olarak yedi günahın sahiplerini kendi yöntemleriyle kurban etmeyi düşünen katil, son kurbanının günahı olan Öfkeyi (Wrath) kurban olarak değil, eylem olarak gerçeğe dökmek istemiştir. Hatta büyük günahlardan bir diğeri olan kıskançlığın kendisine ait olan bir günah olarak benimsemiş ve kendi yaşamını da masum bulmamıştır. Bu tutumundan, hem kendisinin bile cezalandırılması gerektiğini düşünen bir sapık olduğunu hem de öldürmekten aldığı zevkin, kutsal görevi yerine getirmekten aldığı zevkten daha düşük olduğunu kanıtlar niteliktedir. Bu yanılsamayı acı bir şekilde öğrenen son kurbanın ise öfke günahını işlememesi imkansızdır çünkü kurban masum değildir. Çünkü Doe’ya göre yanılmak küçük, günah ise büyük suçtur ve bütün günahkarlar gereğini yaşayacaktır.

Acımasız bir cevap gazaba dönüşüyor, ancak sert bir söz öfkeyi uyandırıyor” Süleyman’ın Özdeyişleri 15: 1

Vicdani hesaplaşmayı vicdansızlıkla karıştıranları beyazperdeye John Doe ile yansıtan David Fincher, Brad Pitt ve Morgan Freeman’ın üstün performanslarıyla Hollywood’un altın kuşağı 90’ların en önemli filmlerinden birini ortaya çıkarmıştır. Basit bir polisiyeyi bile kült yapabilen Fincher’a sinemanın zeki çocuğu dememin altında yatan sebeplerden biri de budur. Fincher’ın filmleri diğer muhteşem yönetmenlere göre kurgusal olarak çok daha basit ve düz bir zamanda geçer fakat bu basit konuyu anlatım tarzı, kaliteyi tavan yaptırır. (bkz. Gone Girl) Yeni jenerasyona izletilmesi gereken filmlerden biri olan Se7en, İhtiyarlara Yer Yok (No Country for Old Men) ile beraber benim arşivimin en önemli parçalarından.


Yazar Hakkında

Bir hayalim var ve her yeni günde onu korumam gerek.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑