Deneme & Makale

Published on Haziran 6th, 2017 | by Konuk Yazar

Aaahh Belinda Üzerine

Sayfa: 1 2

Share Button

Yazan: Berkin Seçme

Aaahh Belinda filmini iki yerden okumak mümkündür. Birincisi, 1986 yılında çekildiği için ve filmde de birçok sahnede gözlemleyebileceğimiz neoliberal hayata henüz geçmenin verdiği sancılar, yani Marxist bir bakış açısından eleştirisi; ikincisi de genç ve idealist bir kadının korktuğu bir hayat düzeninin bir anda içine girmesi, yani daha psikanalitik okumaya açık olan taraf. Aslında bu iki okuma birbiriyle kesişen bir yapıda yer alıyor filmde, bu yüzden de kesin çizgilerle ayırmak yerine ikisine de değinerek filmi büyülü gerçekçi bir çerçeve etrafında analiz etmeye çalışacağım.

Her şeyden önce film aslında klasik bir büyülü gerçekçi film havasında geçiyor. Filmde ana karakterin rutin hayatının dışında şeyler olsa da gerçekleşen olaylar günlük hayatın zaman dilimi içinde, ana karakterin hep yaşadığı zaman ve mekân bütünlemesinde yer alıyor. Fantastik öğelere, bu dünyanın dışından gelen ya da bilmediğimiz bir gerçeklikten çıkma öğelere rastlamıyoruz. Bu yüzden de film tam bir büyülü gerçekçi filmi. Buna ek olarak yine bu tarz filmlerde yaygın olarak rastladığımız “uncannny”lik (esrarengiz, acayip olan) de filmde fazlasıyla hâkim, özellikle Serap’ın (Müjde Ar) banyo sahnesi sırasında çalan gergin müzik, bize orada olan şeylerin pek hayra alamet olmadığını belirtiyor gibi, nitekim öyle de oluyor. Ve en sonunda, ne yaşanan her şey bir rüya, ne birileri ölmüş de hayal görmüş, ne başka bir şey olmuş; her şey olduğu gibi devam ediyor, bu yaşananları yalnızca Serap biliyor. Zaten karakterin adı da Serap, ancak olaylar o kadar günlük hayatın içinde oluyor ki film aslında bizi de “uncanny” bir yere sürüklüyor karakterle beraber.

Filmi neoliberal hayata yeni geçiş/Marxist tarafından okumaya başlayacağım. 1980’lerden sonra Türkiye’deki ekonomik düzen değişince aslında birçok eve televizyon fazla fazla girmeye başlıyor, bu yıllarla beraber Türkiye’de devlet ekonomiden elini çekiyor ve toplum gittikçe daha tüketici bir yapıya gelmeye başlıyor. Bu tüketici toplumun en büyük araçlarından biri de tabii ki reklamlar. Film, reklam kuşağıyla başlıyor, Serap’ın bu kuşağı maske takarak izlemesi bence onun reklama bakış açısını gösteriyor: kendini tiyatro maskesinin koruması altına alıyor. Serap tiyatroyu çok seven, onu hayatının merkezi yapan 1980’ler için oldukça liberal bir hayata sahip olan genç bir kadın. Reklamlara olan bakış açısı da birkaç defa tiyatro sırasında söylenen şarkılarda veriliyor, “Biz aşk satarız, mutluluk satarız” gibi. Hatta “Sevgi satan insan mal olur, bize düşen mal olmak” lafı birebir geçiyor ve bu direk Marx’ın commodity fethisism (meta fetişizmi) diye adlandırdığı olgu aslında. Marx’a göre, insanı insan yapan şey emeğidir. İnsan, emeği elverdiği sürece doğayla kendi arasında bir yerde yaşamını sürdürebiliyor (Marx, 133). Hegel’in efendi-köle ilişkisinden de oldukça etkilendiği bu teorisinde, insanın yarattığı mallarda [commodity] kendi emeğinin somutlaşmış halini görür (Marx, 129), yani aslında kendini var eden şeyin, özünün fiziksel halini görür bir mal yarattığında. Bu mal eğer birincil ihtiyacı karşılamak için yapılmışsa, mesela odundan sandalye yapmak için, Robinson Crusoe’un yaptığı gibi; bir sorun yok, ancak bu piyasaya girdiğinde, mesela yemek yemek için gümüşten yapılma bir çatalla para üstünden denklik ilişkisine giriyor (Marx, 137). Marx’a göre bu ilişki, aslında insanı da bir mal haline getiriyor, çünkü malı piyasaya sürmek için yaratıyor ve yarattığı mallar başka yaratılan mallarla sadece para üstünden bir ilişkiye sokuyor; bu da insanın özünü parasallaştıran bir ilişkiye dönüştürüyor sonuç olarak. Bence bu filmde Serap’ın reklam sırasında kendi gerçekliğini kaybetmesi, özünü kaybetmesiyle ilgili aslında. Özü de tiyatro; tiyatro için yaptığı rol başka, reklam için yaptığı rol başka çünkü. Tiyatro oynarken Marxist terminolojide düşünürsek, tiyatro oynayan birinin ekonomik olarak öyle çok bir gelir beklentisi içinde olmadığını varsayarsak, Robinson Crusoe ekonomisi çerçevesinde “oturmak için sandalye yapmak” olarak değerlendirebiliriz. Ancak reklam, büyük bir ekonominin parçası ve orada yapılan roller, başka bir amaca hizmet ediyor aslında. Zaten filmin en sonunda Serap’ın kendi hayatına geri dönmesi, özünden en uzaklaştığı zamanda; yani Hulusi’yle aynı yatakta yattığı zamanda oluyor.

Bir başka nokta da reklamların çekiciliği ile yarattığı Marxist terminoloji içinde “false consciousness” (yanlış bilinç) diye geçen, yani üretim mekanizmalarını elinde bulunduran burjuvanın yine bu araçları kullanarak burjuva olmayanların algılarını değiştirmesini anlatıyor.  Filmin daha başında gösterilen spor yapılan hareketleri, Serap da bir sonraki sahnede spor yapmaya gittiğinde yapıyor mesela, ne kadar tiyatro maskesi takıp kendini korumaya çalışsa da. Buna ek olarak, kahvaltı yapıp bir tek Hulusi’nin görüntülerini izlerken adamı hiç beğenmiyor, hatta televizyonla konuşuyor “Ne bakıyorsun be?” (4:21) diyerek. Yani Serap aslında büyük ölçüde etkilenmiş durumda televizyondan ve reklamlardan. Dahası, filmde yemek sahnelerinde arka planda hep reklam var, çocuklar yemekten önce reklamlar diye tutturup yemek masasına gelmek istemiyor mesela. Bunlar hep kapitalizmin yarattığı o aldatıcı dünya, renkli olmasına rağmen aslında bambaşka bir çukura sürüklüyor insanı. Serap’ın da bir reklam çekiminde kendi gerçeklik algısının değişmesi, iki katmanlı bir değişim olarak karşımıza çıkıyor: kendini reklama çok kaptırmaya çalıştığı zaman, banyoda duş alırken gözünü kapattıktan hemen sonra bildiği dünyadan gidiyor, bir anda gerçekten de o evin içinde buluyor kendini. Öte yandan da sonuçta bir reklam olduğu için, ve reklamda oynayan kadının yapılması istediği rolden aslında ne kadar uzak olduğunu, ve böylece aslında gerçeklikten ne kadar ayrı bir gerçekliğin yansıtıldığını da gösteriyor. Yani reklamın ne kadar aldatıcı ve “false consciousness” yaratan bir olgu olduğunu gösteriyor. Bunun böyle olduğunu asıl bize gösteren şeylerden belki de en önemlisi de kameranın kendisi, yönetmen reklamı kadraj içinde verirken bir süre sonra izleyiciye yönetmenin kadrajından izletiyor; reklam denemelerinde hem yönetmenin kendisiymiş gibi davranıyor ana kadraj, hem de bir reklam deneme çekimi izlermişiz gibi yapıyor. Aslında böyle yaparak, Atıf Yılmaz reklam ve gerçeğin arasındaki o duvarı yıkıyor ve filmin kalanında da izleyiciye reklam tarafının ötesini izletiyor. Bu, Serap sınıfındaki insanlar için okuması tabii; Hulusi’nin temsil ettiği taraf için de tiyatro buna benzer bir etki yaratıyor. Naciye’yi tiyatroda buldukları zaman prova olmasına rağmen Hulusi anlamıyor (Naciye’nin alt komşusu kadın da ilk izlemeye geldiği zaman hakikaten oyun oynanıyor sanmıştı) ve müdahale ediyor. Hatta Hulusi’nin kendisi de, tiyatro alanına çıktığı zaman Serap’ın Naciye pozisyonuna düştüğü hale düşüyor, o da orada “deli” kalıyor. Bu yönden Marxist incelendiği zaman da, o da aslında bu bahsettiğimiz kandırmanın içine düşmüş oluyor; Serap ile ikisi farklı sınıflardan olsalar da ‘burjuva devlet’ tarafından aslında benzer bir muameleye maruz kalıyorlar.

Sayfa: 1 2


Yazar Hakkında

Sinematopya'da değerlendirmeleri yayınlanan konuk yazarların hesabıdır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑