Eleştiri

Published on Haziran 5th, 2017 | by İbrahim Polat

Bilge Canavarın Hüzünlü Çağrısı: A Monster Calls

Share Button

‘’Hiçbir şey, korkudan daha korkunç değiIdir.’’ Henry David Thoreau

Dünya prömiyerini Toronto Film Festivalinde yapan A Monster Calls (Canavarın Çağrısı) “Korkunun korkunçluğu” teması üzerine kurulu, “sonu ne olursa olsun onlarla yüzleşmekten korkmayın” mesajıyla yüklü, “Hayat gibi spesifik bir girdap içinde iyi ve kötünün net sınırlarla ayrılamayacağı” gerçeğine odaklı, bu merkezden hareketle “İyiden illa iyi kötüden illa kötü sonuçlar doğmaz” sonucuna (Canavarın anlattığı üç hikayeye kulak verin!)  vararak bilgece şahlanan oldukça etkileyici, yer yer duygusal ama çoğu zaman felsefi bir alt metin ile zihinlere kazınacak karanlık bir film.

Özellikle Kıyamet Günü filmi ile tanınmış Juan Antonio Bayona’nın üçüncü filmi olan Canavarın Çağrısı, 12 yaşındaki Conor ve onun fantastik, karanlık dünyasında başlayıp  büyülü gerçeklikle sonlanan, Patrick Ness’in aynı adlı romanından uyarlama bir film. Anne-babasının ayrılığı nedeniyle zaten içine kapanmış olan Conor, annesinin (Felicitiy Jones) ağır hastalığı nedeniyle dış dünyayla sosyal bağını tamamen kesmiş, kendini resimlere, hayallere bırakmıştır. Okulda yaşadığı zorbalık ve bu zorbalık karşısında hissettiği çaresizlik de cabasıdır. Öyle ki okul arkadaşlarından dayak yerken kolunu dahi kaldıramayışı yaşadığı donuk çaresizliğin, hissizliğin, bıkkınlığın ve öfke dolu karanlığın en çarpıcı zirvesi olarak sahnelenir. Sahne Conor’un eylemsizliği üzerinden daha küçükken başlayan “Ezmezsen ezilirsin” türündeki mekanik acımasızlık örneklerini sorgulayarak,  bu konuda ailenin ve toplumun “Güç” olgusundan hareketle istemli ya da istemsiz katkılarını, çıkmazlarını ince ince ortaya koyar. Anneanne rolündeki Sigourney Weaver’in sert mizacı, Conor’un zaten zor olan hayatını çekilmez, katlanılmaz hale getirir. Özellikle annesi ölürse anneannesinin yanına gitme fikri (zorunluluğu) Conor için devamlı işleyen bir işkenceye dönüşür. Anneanne film boyunca Conor’dan dolayı gözümüze ne kadar itici gelse de aslında o da Conor’un geçirdiği zorlu süreçlerin yetişkin versiyonlarını yaşamaktan sert bir otorite mekanizmasına evrilmiş, ayakta kalmayı kendine göre böyle başarmıştır. Çok ezilmişseniz (fiziksel ya da ruhsal) ya ipin ucunu tamamen bırakırsınız ya da yaşadıklarınızın etkisiyle, tekrar o durumları yaşamamak için çevrenize ördüğünüz aşılması zor duvarlar içinde yaşamanızı devam ettirirsiniz. Bu zırh ne kadar koruyucu kollayıcı olsa da ruhunuzu kemiren kuruntularından, korkularınızdan korunmanızı sağlamaz. O korkular yine sizindir ve hiçbir duvar onları dışarıda tutamaz. İşte anneanne kendini bu duvarların içine hapsetmiş güçlü bir figür olarak görünse de görüntüsünün altında hayatın trajik senfonisi kulakları sağır edecek kadar çınlar. Yeni nesil (ister aksiyon ister dram ister bilim kurgu) hakim Amerikan sinemasında bu ve buna benzer (Çocuk zorbalığı, aile içi kopuklar ve bunun gibi dramatik parametreler)  ilişki ağları her ne kadar yer yer kendini gösterse de çoğu zaman bu çok yüzeysel, klişe düzeyinde, tat vermeyen, sadece esas kahramanın oluşumu için kullanılan unsurlar olarak karşımıza çıkar. Canavarın Çağrısı bu noktada hakim sinematik perspektifin dışına çıkıp bizi iyi ya da kötü gibi net bir sonuçla bırakmaz. Bu iki zıt kutupla yüklü olduğumuzu, istesek de  istemesek de ikisinde de biraz biraz taşıdığımızı ve yer yer bunların birbirine nasıl geçebileceğini, daha ötesinde ahlaki tutumlarımızdan beslenen yargılarımızın iyi-kötü söz konusu olduğunda nasıl kişisel bir bencillik, hırs, ön yargı hatta nefretle yüklü olduğu gerçeğini sakin ama karanlık bir yolla yüzümüze vurur. İyi ya da kötü her zaman aynı iyi ya da kötü değildir. Değişkendir, kişiseldir ve de acılarımızdan beslenir. O yüzden neyin iyi ya da neyin kötü (veya kimin) olduğu psikolojik, zihinsel algılayışımızla eş değer kavramdır. Canavarın Çağrısı bunu iletme konusunda oldukça başarılı, ustaca bir film.

 

Conor bir taraftan annesinin ağır (geri dönüşsüz) hastalığı, diğer taraftan okulda yaşadığı sorunlar ve öte yandan anneannesinden duyduğu rahatsızlık tarafından boğulmuş resim yaparken evlerinin ötesindeki yüz yıllık kocaman ağaç canlanır. Conor durumu hiç garipsemeyip bunun hayal gücünün bir ürünü olduğu gerçeğine sarılır. Ağaç, Conor’a üç hikaye anlatacağını ve dördüncü hikayeyi de kendisinin anlatacağını söyleyip hikayeleri aralıklı zamanlarla anlatmaya başlar. Aslında filmin tam olarak başladığı, ana fikrinin saklı olduğu kısım da tam olarak bu hikayeleri anlattığı bölümdür. Hikayeler, masallar çoğu zaman keskin bir iyi kahraman ve net bir anti-kahraman ile süslü iken ağacın  (canavarın) anlattığı masallar bu ilkenin dışına çıkıp, kötü gibi görünen kahramanların ne kadar iyi olabileceklerini, kötü olanların ise aslında nasıl iyi olabileceklerini vurgular. Ayrıca olumlu olarak tasvir edilen bir eylemin nasıl birçok olumsuz sonuç doğurabileceğini, olumsuz olarak algılanan eylemlerin bazen nasıl olumlu durumlar yaratabileceğini ekler ve sonuç olarak hayatın net kalıplardan ibaret olmadığını, bakış açınızın yargılarınızı belirlemede ne kadar etkin ve yanlı olabileceğini, örtbas ettiğimiz gerçeğimizin bizi sinsice nasıl objektif olmaktan alıkoyduğunu anlatır.

Üç hikayenin sonunda Conor’un annesi iyice kötüleşir ve Conor büyük bir öfke patlamasıyla okulda kendisini döven çocuklara saldırıp birini hastanelik eder. Hızını alamayıp canavarın yanına gider ve söz verdiği gibi annesini iyileştirmesini talep eder.  Canavar bunu gerçekleştiremeyeceğini üstüne artık dördüncü hikayeyi kendisinin anlatması gerektiğini söyler. Conor kabul etmese de canavarın tehditkar ısrarları karşısında kendisine bile kabul ettiremediği dramatik gerçeği (Annesinin artık ölmesini istediği gerçeğini) haykırır. Conor o kadar bıkmış o kadar çaresiz ve o kadar üzgündür ki artık dayanamadığını, kaldıramadığını, hem annesini hem de kendisini bu acıdan kurtarmak istediğini ama diğer taraftan ne olursa olsun yine de onun yaşamasını da istediğini, bir şekilde bunun artık sonlanması gerektiğini itiraf eder. Normal koşullarda yetişkin birinden duyduğunuzda sizi o kadar etkilemeyecek olan bu itiraf 12 yaşında bir çocuğun ağzından göz yaşlarıyla çıkınca insanı sarsan, buza çeviren (Lewis MacDougall’ın inanılmaz yüz ifadelerinin de katkısıyla) bir etki yaratmakla kalmayıp, içinizi belki günlerce acıtacak  hem duygusal hem de zihinsel bir yıkıntı bırakıyor.

Canavarın Çağrısı karanlık atmosferi, büyülü gerçekliği ve konuyu ele alış  biçimindeki özgünlüğüyle kaçırılmaması gereken, 12 yaşında bir çocuk için (film boyunca çocukluğa dair hiçbir şey göremeyeceğiniz bir çocuk figürü)  “Yetişkin olmayacak kadar küçük, çocuk olamayacak kadar ise büyük” sözleriyle bazı yaş dönemlerinin ne kadar sıkıntılı ve çekilmez geçtiğine vurgu yaparak, özellikle Lewis MacDougall’ın müthiş oyunculuğu ve Sigourney  Weaver’in desteğiyle 2016’nın en iyi ve unutulmaz yapımlarından biri olarak öne çıkıyor.

Not: Sesiyle canavara hayat veren Liam Neeson’ı ayrıca tebrik etmek gerek.

Not 2: Film çok az salonda kendine yer buldu. Birbiriyle savaşan süper kahramanlarla dolu filmlerden böyle iyi filmlere yer verilmemesi acı olmasının ötesinde öfke uyandırıcı.

 


Yazar Hakkında

87' den önce de yağmur yağıyordu şimdi de yağıyor ve ben öldükten sonra da yağmaya devam edecek. Tüm hikaye bu!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑