Eleştiri

Published on Haziran 5th, 2017 | by Güney Birtek

1

Dogtooth Üzerinden Hissizlik ve Minimal Distopya

Share Button

Yunanistan’da reklam ve klip yönetmenliğinden bugünlere gelmiş son dönem Yunan sinemasının dünyaya açılan penceresinde distopik filmleriyle adından söz ettiren Yorgos Lanthimos, şimdiye dek uzun metrajlarını O kalyteros mou Filos (2001), Kinetta (2005), Dogtooth (2009), Alpheis (2011) ve The Lobster (2015), The Killing of a Sacred Deer (2017) filmleriyle seyirciye ulaştırdı. Yönetmenin kadrajına aldığı filmler, sinema çevresi tarafından “rahatsız edici” özelliğinden ötürü her ne kadar Haneke stili olarak söylense de kendisine özgü tuhaflıklarla harmanladığı kara-mizah anlayışını, sistem karşıtı bir dille sunuyor. Tarihsel sürece baktığımızda Avrupa Sineması’nın insanın derinine inerek sosyolojik ve psikolojik durumlarının irdelendiği çok sayıda filmlere tanık olmuşuzdur. Lanthimos sinemasına girmeden önce onun gibi bir çok yönetmeni etkilemiş dışavurumcu sinema dilinin yarattığı düzen eleştirisine ve tepkisel şiddet kavramına değinmekte fayda var. I. Dünya Savaşı’nın getirdiği yıkımların öfkesi insanda toplumsal bir nefrete dönüşmüş ve bu durumun aktarılmasında yegane araç sanat olarak belirlenmiştir. Dönemin (1920’ler), sinemacıları savaşın getirdiği karamsarlık halinden etkilenerek sinema anlayışlarına şiddete dayalı kaotik bir tepkime eklemişlerdir. Kadrajlarının yansıttığı mizansenlerle abartılı bir görünüm elde ederek gerçeği karmaşık bir hale getirmeyi amaçlayan dışavurumculuk, rahatsız edici bir sinema dilini doğurmuştur. (ör. Dr. Caligari’nin Muayenehanesi, Robert Wiene). Çıkış olarak dışavurumcu anlatım dilini “distopya” ile kurgulayan yönetmenlere baktığımızda ise; Metropolis (Fritz Lang, 1927), Fahrenheit 451 (François Truffaut, 1966), Alphaville (Jean-Luc Godard, 1965), George Orwel’ın aynı adlı eserinden uyarlanan 1984 filminden (Michael Radford), Andrei Tarkovski’nin Stalker’ına (1975) kadar bir çok distopik film görürüz.

Yorgos Lanthimos sineması, insanın, toplumsal düzenle olan ilişkisine minimal bir şiddet anlayışıyla dokunarak distopik bir absürtlükten anlam çıkarıp alt metinleri güçlü bir sistem eleştirilerini yüzümüze vurur. Lanthimos’un filmlerinde uyguladığı sert kurgusal anlatıyı yorumlamaya çalışırsak karşımıza İrlandalı romancı, oyun yazarı Samuel Beckett çıkıyor. Beckett’in hayat felsefesi, kötümser ve hiççilik üzerine kurulduğu için distopik sinema diline uygulanması Lanthimos sinemasının çıkış noktasını oluşturur. Sinama sanatı içinde ucu açık bir şekilde yorumlanacak modern zamanın yansıttığı yoksunluk hissiyatı Lanthimos sinemasında insanı, robotlaşan hissiz bir nesne olarak tasvirler. İşte Lanthimos sineması Beckett’in absürt anti-kahramanlarını kendince yorumlamış ve ortaya sinemasını dökmüş diyebiliriz. Absürtlüğün halk ağzındaki tercümesi her ne kadar saçma/anlamsız olarak bilinse de Lanthimos sineması anlamsızlığa sert gerçeklikler vererek izleyiciye tuhaf bir yaşam alanı sunar. Yönetmenin hayat felsefesini Fransız oyun yazarı/oyuncu Antonin Artaud’un tiyatro öğretileriyle de yakalamamız mümkün. Tiyatronun yıkıcı yollarla duyguları boşaltması gerektiğini savunan Artaud, izleyicinin sinir sistemine yönelerek onların bilinçaltını ele geçirmenin en önemli faktör olacağını belirtmiştir. Eserlerinde hipnoz edici sahne hareketlerini bir sarmal etrafında toplamış ve yine seyirciye saldırarak onların ahlaki vurgularından arınmalarını sağlamaya çalışmıştır. İnsanın ilkel bir varlık olduğunu her fırsatta hatırlatmaya çalışan Artaud da  Lanthimos’un fikir babalarındandır.

-Bir çocuk evini ne zaman terk edebilir?

-Sağ köpek dişi düştüğünde. Ya da soldaki farketmez. 

Dogtooth (Köpek Dişi) filmi, ebeveynin, en küçüğü en az 18 yaşında bir erkek ve iki kız çocuklarını doğduklarından beri eve kapatıp, onlara alışılmışın dışında eğitim vermelerini konu alıyor. Foucoult’un “mikro iktidar” öğretilerini de yoğun olarak şahit olduğumuz hikayede çocukların babası tarafından evin haricindeki dış dünyadan nasıl soyutlandığını görüyor ve özgürlük kavramının, babanın çizdiği kurallar doğrultusunda nasıl geliştiğine tanıklık ediyoruz. Minimal bir çizgide ilerleyen film, çocukların, ebeveyni tarafından gerçek dünyayla ilişki kurmasınlar diye sürekli yanlış bilgiler vermesiyle çocuklarını kontrol altına almaya çalışmalarını gösteriyor. Fakat insan aklının, tarihsel sürecini irdelediğimizde her zaman galip geldiğini hatırlayıp, insanın özgürlük alanının kısıtlanmış olsa da bir kaçış yolu bulabiliceğinin iz düşümünü görüyoruz. Modern zamanda orta-sınıf ailelerin mükemmel bir evlat yetiştirme evresini, absürt bir dille anlatan Lanthimos, geleneksel ahlaki ögelere de göndermeler yapıyor. Hissizlik olgusu filme o kadar hakim ki, karakterler sadece sinirsel tepkimeler sonrasında normalleşiyor. Tanrı kavramını baba figürüyle itinayla gösteren yönetmen, çocukların bir şeyleri sorgulamaya başlamasını dışardan gelen kadının onları nasıl etkilediğiyle gösteriyor. (kadın, erkek evladın cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için babası tarafından sık sık getirilir.)

Dışardan gelen kadın, aslında metaforik olarak bir fikri temsil eder ve insanı ilkel çağlara götürerek düşünme yetisini bulmasıyla açıklar. Çocuklar dünyadan bir haberdir ve yeni doğmuş gibi saftır. Artık tüm baskılara dayamayıp evi terketmek (ilkel çağda mağarayı terk etmek) köpek dişinin düşmesi gerektiğine inanan çocuk ruhu, bu bekleyişin yararsız olduğunu kavrayacak ve özgürlüğüne kavuşmak için kendi iradesini kullanarak bir eylem düzenleme fikrine erişecektir. Aklın ve özgürlüğün korkuyu yenerek bugünlere geldiğimiz insanlık serüvenine baktığımızda tıpkı mağaradan çıkan ilk insanın kavramını bilmediği halde içgüdüsel bir özgürlük hissiyatına dem durur yönetmen. Bir deneme, bir cezalandırma sistemini içine alan film, psikolojik alt metinleriyle oldukça rahatsız edici bir özellik taşır.

William Golding, Sineklerin Tanrısı romanında toplumsal duru/temiz alanın yaratılması için ıssız bir ada seçmişti. Bu adadaki çocuk kahramanların doğaya karşı verdiği savaşta zaman geçtikçe doğa kanunu olarak belirtilen güçlünün güçsüzü ezdiği yaşam alanlarında moderniteden uzak olsalar dahi insanın doğuştan bencil bir varlık olduğunun altı çizilmişti. Çocukların masumiyet çizgisinden uzaklaşıp tıpkı bir yetişkin gibi davranmaya başlamarının gerekçesi olarak tüketim toplumunun yarattığı modern dünyanın eleştirisel bir dili olarak yorumlanmıştı. Bu bağlamda Köpek Dişi’nde yetişkin ama çocuk kalmış karakterlerin bir eve tıkılıp dış dünyadan soyutlanarak yaşamasını devlet aklına indirgersek, yabancı olan her şeyin düşman olarak belirlenme fikri karşımıza çıkıyor. Evin bahçesine girmiş bir kedinin bile düşman olarak tasvirleneceği hikayede, tanınmayan, bilinmeyen her cismin düşman olma olgusu çocukları bu delilik sürecinde sınayıp özgürlüklüğü bilinmeyen bir düzlemde hapsedecektir. Filmi genele yaydığımızda ise modern toplumun kapitalist iktidarında en küçük birim olan ailenin hiyerarşik yapısını görürüz. Lanthimos, aile gibi duygusal aidiyetliği tartışılmaz olan kavramdan evrensel bir sistem eleştirisi sunuyor.

Her sabah patronlarını daha çok zengin etmek için milyarlarca insan yaşamak umuduyla bu sömürü sisteminin en etkin kurbanlarıdır. Bu durumda insan, doğadan koparılmış ve makineleşmiş bir varlıktan öteye geçemiyor ki burada Köpek Dişi’nin önemi “hissizlik” algısıyla robotlaşan insan figürünün en önemli yapı taşını oluşturuyor. Bu hapsediliş filmin sonralarına doğru büyük kızın köpek dişini kanlar içinde çıkarmasıyla insanın kurtuluşuna kucak açacak ve insanın özgürlüğüne kavuşmak için belirtilmiş bir yan anlam taşıyacaktır. İnsanın kendine özgür alan yaratması ve başında üşüşen baskının uzaklaşmasıyla kendisini göstereceğinden; baba karakterinin evde olmadığı zamanlarda çocukların kendi çabalarıyla bir şeyleri deneme/yanılma yöntemiyle öğrenmesi yine insanın özgürlük sevdasıyla açıklanacaktır. Filmde sevginin yeri yoktur, sevgi kavramı bilinmez çünkü his yoktur. Tanrı, devlet ve erkek zihniyeti ataerkil anlayışta toplanmış ve itaat etme konumunda belirlenmiştir. Ingmar Bergman’ın da sevgisizlik çerçevesinde bu konuya oldukça önem verdiğini hatırlatmak da fayda var. Bergman için tanrıya ulaşmanın dinsel bir dili yoktu. Onun için en önemli meziyet insanın sevgiye/aşka inanmasıydı. Tanrının sessiz bir yokluktan ibaret olduğunu söyleyen Bergman, insanın özgürleşmesinde sevgiden başka bir alternatifin olmadığını açıklamıştı. Bu bağlamda sevgi yoksa özgürlük de yoktur; hissiyat yoksa insancıl bir varlıktan söz etmek olanaksızdır. Lanthimos, distopik hikayesini işte bu temel parçacıklar etrafında topluyor. Sisteme bir hayli kafayı takmış görünüyor ve alternatif yaşam alanları oluşturmak için absürt resimleriyle insanın isterse neleri başarabileceğinin farkındalığını yaratmayı hedefliyor.

*Bu yazı ilk olarak Kuledibi Dergi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.


Yazar Hakkında

''Kendini sinemaya verdi.''



One Response to Dogtooth Üzerinden Hissizlik ve Minimal Distopya

  1. Serhan says:

    Merhaba, öncelikle en sevdiğim Lanthimos filmi olduğunu, değindiğiniz noktaların çok yerinde olduğunu ve yazıyı çok beğendiğimi söylemek istiyorum. Ancak bana göre en filmin en güzel kısımlarından bir tanesi de, sistem eleştirisinin yanı sıra dil ve anlam arasındaki ilişkiyi arka plana çok güzel yedirmesiydi. Nesnelere ve olgulara verilen isimlerin karıştırılması ve anlamların kaydırılması filmde gözden kaçmayacak post-modernist eleştirilerin bence en büyüklerinden biriydi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑