Avrupa Sineması

Published on Haziran 13th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Les photos d’Alix: İmge ve Söz

Share Button

Jean Eustache’in Les photos d’Alix‘i (Alix’s Pictures), bir insanın, ki bu Alix Cléo Roubaud’dur, imgelerle, fotoğraflarla, imajlarla kurduğu yakınlığı, belki de olabilecek en direkt şekilde, kendi işlerini yorumlarken ele alıyor. Eustache’in La maman et la putain‘dan (The Mother and the Whore) sonra çektiği, ama ne yazık ki çok da bilinmeyen, gölgede kalan filmi, bir yandan hem Alix Cléo Roubaud’un, hem de kendisinin imajlar ile olan bağını ortaya çıkarıyor. Bu, biri için (Roubaud) hareketsiz imajlara işaret ederken, bir diğeri için (Eustache) ise hareketli imajlara karşılık geliyor. Düşünüldüğünde Les photos d’Alix‘in, hareketsiz imajlar hakkında hareketli bir imaj olduğu söylenebilir. Ama Eustache’in filminin önemi burada da başlamıyor; bu, işin yalnızca yapısal tarafı. Asıl önemli olan, Roubaud’un kendi yaratımıyla kurduğu bağdır, ki film de tamamen bundan oluşuyor. Roubaud, bir masaya geçip, Eustache’in oğluyla, Boris’le, fotoğraflarını tartışıyor ya da daha çok okuyor, veya belki de hatırlıyor. Eustache’in bunu kayıt altına almasının belki de en büyük nedeni, bu imajları kayıt altına almak, onları ölümsüz kılmak değil, ama Roubaud’un imajlarını, kendisiyle birlikte kayıt altına almak, imgelerini ve sözlerini bir potada toplamak, diye düşünüyorum.

Bu, bir sanatçının, Roubaud’nun, kendi yaratımıyla ilgili görüşlerini içerdiği kadar, bu görüşleri kavranabilir, anlaşılabilir de kılıyor. Ama belirli fotoğraflar var ki, öyle kişisel bir hikâyeye parmak basıyor ki, kişi onları görse dahi, Roubaud’da olduğu kadar tesir gücüne sahip olamıyor. Ve Roubaud da bunun farkında; çünkü belirli fotoğrafların olabildiğince pornografik olabileceğini, ama kolektif bellekte ve/veya toplumsal algıda, oldukça düzgün, anlaşılabilir, basit de görülebileceğini söylüyor. Bu, belki de fotoğrafın, ya da genelinde sanatın, olabildiğine kişisel, olabildiğine bireysel bir pratik, bir düzlem olduğunu açığa vuruyor. Boris’in, Roubaud’nun bir fotoğrafını gördükten sonra, Roubaud’ya gördüğü fotoğraftakinin kendisi olup olmadığını sormasının ardından Roubaud, bunu sormaması gerektiğini, çünkü tüm fotoğraflarında kendisinin olduğunu ekliyor. Şöyle ki, Roubaud, fotoğraftaki maddi mevcudiyetini ve/veya yokluğunu, fotoğrafın kendisinden bağımsızlaşabileceği, kopabileceği etkili bir faktör olarak görmüyor. Bu, kişinin kendiyle ve dolayısıyla da üretimiyle olan barışıklığını, birliğini, etkinliğini de, en naif şekilde belirtiyor. Bu tarafıyla, Les photos d’Alix‘in, yalnızca fotoğraf üzerine bir tefekkür bütünü değil, ama bir insanın kendisini kavrayışının özgünlüğüne de açığa çıkaran, ortaya koyan bir tanıklık olduğu söylenebilir. Yani, bir yandan da olabildiğince mesafeli bir tanıklık olduğu da bir gerçektir. Roubaud’nun, pratik ettiği bir disiplin olarak fotoğrafı kavrayışı, kesinlikle konvansiyonel fotoğraf anlayışından uzak, hatta bilhassa ondan uzak, da denebilir; çünkü Roubaud, fotoğraflarını bütünüyle kişisel kayıtlar olarak, ve belirli noktalarda ise yalnızca kendisinin sızabileceği geçitler olarak duyumsuyor. Böylelikle, belirli anlar geliyor ki, Boris’in Roubaud’nun dediğinden hiçbir şey anlamadığı da oluyor. Ve anlaması da gerekmiyor, ki Roubaud’nun dediği de budur. Belki de, tam da anlamak olarak nitelendirilen yoğunluğun dağılmasıyla fotoğraf, tesir edebilir hâle geliyor.

Tüm bunlar, bir yandan fotoğrafın bir bütün olarak anlaşılamayacağı, okunamayacağına değinirken, bir yandan da, onu duyumsamanın, hissetmenin farklı boyutlarına parmak basıyor. Öncelikle, bir bütün olarak kavramanın imkânsızlığı belirgin şekilde ortada; çünkü kendisi bir bütün olmayandan, daha ortaya çıkmadan parça hâlinde bulunan bir şeyden, fotoğraftan söz ediliyor. Ama bir yandan da, bu parçanın, içimizde, derinlerdeki bir şeye temas ettiğinden, şey her neyse ona dokunduğundan, onu fotoğraf aracılığıyla keşfettiğimizden de bahsediyor. Böylelikle, fotoğraf, görmek için değil, ama belki de tekrar görmek için bir araç hâline de geliyor. Evet; belirli bir âna adanıyor fotoğraf, ama bir şekilde de, anılar oluşturuyor, onları düzenliyor, onları tekrar duyumsamak için kaydediyor. Ânı tekrar yaşatmıyor, ama onu bir anı hâline getirip, onla kurabileceğimiz çeşitli bağları sunuyor, ki bir an, her geçen gün değişiyor, bakılan imge aynı olsa da. Roubaud’nun yaptığı da buna benzer bir şey; anılarını topluyor, onları âna çağırıyor, onlarla konuşuyor, onları anlatıyor, onların yardımına koşuyor. Ve olabildiğince onlardan soyutlanmıyor; bir fotoğrafını sevmediğini söylediğinde dahi, onu sahipleniyor; bir aidiyet hissediyor. Ama onların eksikliğinin de farkında; bu nedenledir ki, onlar hakkında konuşuyor; imgelere, sözler ile değiniyor.

Tags: , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑