Deneysel Sinema

Published on Haziran 17th, 2017 | by Hasan Cem Çal

L’homme atlantique: Nefes, Dil ve Sessizlik

Share Button

Pascal Bonitzer, Bakış ve Ses‘inde, Duras’nın üzerine şöyle yazıyor: ”Duras (geçenlerde sesleri ağızlara artık eşzamanlı kılamadığını, kendi deyişiyle ‘vidalayamadığını’ açıklayan Duras) başkalarının yanı sıra, sessizliğin, sesin sessizlik tarafından altüst edilmesinin deneyini yapıp durmuştur: Détruire, dit-elle‘den ve Nathalie Granger‘den (sessizliğin bir ketumluk etkisiyle, erkeğe ait olan söz iktidarını güçlendirmek için değil, onu felç etmek, büyülemek ve sesi lapsus‘a, karışıklığa, bilinçdışının özgürlüğüne teslim etmek için –sesi kadınlara geri vermek için- doldurduğu Nathalie Granger‘den), görüntünün sessizliğinin off-uzayın sesle dolmasını tahrik ettiği, orayı arzunun ateşiyle tutuşturduğu ve sorunu izleyicilere geri gönderdiği La Femme du Gange‘a ve India Song‘a (ve belki Vera Baxter‘a) kadar.” Bonitzer’in, Duras’nın çağdaşı olmasından kaynaklanan bir yakınlığı ve kavrayışı da bulunuyor Duras’yla. En çok da ses ve/veya sessizlik ile ilgili konuda Duras’nın üzerinde durması da, bir nevi, bunun bir göstergesi. Duras’nın, her şeyden önce bir yazar olduğu ve işinin kelimeler ile -aynı zamanda da kelimeler arasındaki boşluklarla- ilgili olduğunu unutmamak gerekiyor. Bu, onun yazar kişiliğini ön plana çıkarmaktan ziyade, onun sinemasına sızan, edebî bir durumu, bir hâli belirtiyor. Yani, sinemanın, görsel-işitsel kuvvetlerini terk etmeksizin, yazınsal boyutunu itmek; işte, Duras’nın yaptığı bu. Ama bunu yaparken, saf da bir sinema yapıyor, hatta o denli saf yapıyor ki, hem seslere, hem de görüntülere biricik güçlerini iade ediyor. İki kuvvet arasında bir köprü kurmaktansa, kuvvetlerin köşelerini, kenarlarını eşleştiriyor; birinden diğerine salınıyor.

L’homme atlantique‘se, bu salınımın, Duras’nın görsel-işitsel bağlamda kurduğu bu yapının ilk örneği değil, hatta bir dizinin ikinci parçası; Agatha et les lectures illimitées‘ın çizdiği patika izleniyor L’homme atlantique‘de. Duras, her iki filmde de bir dizi bellek üretiyor. Bunlar, zaman ve mekânda yayılmış, serpilmiş bellekler, ya da denebilir ki, bellek kırıntıları. Öyle ki, Agatha’nın bulunduğu mekân, bir şimdiyi yansıtmasına karşın, onun içindeki devinimi ve sesi, mekânı bir geçmişle örtüştürüyor. Bu, bir mekânın belleği aslen; geçmiş ile şimdiyi, ve umut edilen geleceği bir kılan, zamanın mühürlendiği bir mekân. İşte, Duras’nın saf hâliyle bir mekândan ne anladığını bu şekilde kavrıyoruz. Duras, mekânı bir bellek hâline getiriyor. Yanlış anlaşılmasın; Duras’nın uzayla bir işi yok. Uzay; sınırları belirtilmeyen, engin, ufuktan kopuk bir kavrama işaret ediyor. Ama mekân, bir sınır çiziyor; bu sınırı, bir belleğin ufku olarak görüyor. Belki de bu nedenledir ki, Duras’nın karakterleri durmaksızın denize, ufka bakıyor. Ve ona yalnızca bir yerden de bakılmıyor, olabilecek her yerden; pencerelerden, evlerin arasından, sahilden, vs., bakılıyor. Bir bakıma, ufku çerçeveliyor Duras, ama bunu bir mekândan kopuk hâlde yapmıyor. Agatha et les lectures illimitées‘de, mekânı bize tanıtıyor Duras; içinde geziniyor, bekliyor, dışarı bakıyor, izliyor. L’homme atlantique‘deyse, neredeyse tüm mekânı tesir edilemez kılıyor; ona imgeler bahşetmekten sakınıyor. Artık mekânda, Agatha’nın kardeşinden -ki bu, Duras’nın hayat arkadaşı Yann Andréa’dır- başkası yok. Agatha’nın bir hayalet gibi dolaştığı ve bir hayalet ile konuştuğu anlardan uzaklaşılıyor L’homme atlantique‘de. Artık, hayaletin ta kendisine, imajlara dahi ulaşılamıyor.

Bu nedenledir ki Duras, durmaksızın siyah, düz ve derinliksiz bir ekranla bizi karşı karşıya bırakıyor. Ve yalnızca konuşuyor. Bir şeyler okuyor. Ama sesi, imajlar ile örtüşmüyor. Ayrı bir katmanda deviniyor. Duras’nın sese bu denli bir özgürlük tanıması, onu bu denli uçucu hâle getirmesi, edebî anlayışından ayrı da tutulamaz, diye düşünüyorum. Bresson’dan beri, sinemada ses üzerine tefekkürde bulunan, ama bu tefekkürü sessiz bir şekilde gerçekleştiren, sayılı insandan Duras da. Deleuze de, buna İki Konferans‘ta değiniyor: ”Sinematografik bir fikir, mesela yakın sayılabilecek bir dönemde sinemada ortaya çıkan görmek-konuşmak arasındaki şu ünlü kopuştur. En bilinen isimleri sayıyorum: Syberberg, Straublar, Marguerite Duras.” Ve ses, Duras’da, olabilecek en sinematografik hâlini alıyor; onun için bir düzlem, ona ait bir düzlem yaratılıyor. İşte, bu hem imaj-ses arasında bir senkron kayıklığı, hem de yeni bir senkron anlayışına karşılık geliyor. Kimse, Duras da dahil, imaj-ses ikilisinin birbiri üzerinde potansiyel bir gücü olduğunu reddetmiyor, hatta tam aksine, Duras’nın yaptığı, bunun bir olumlaması, da denebilir. Ama her şey, bu iki kuvvetin bağımsız hâlde düşünülmesi ile başlıyor. Duras’nın L’homme atlantique‘inde, sesler imajlara değil, ama imajlar seslere eşlik ediyor. Sanki ses, imajlar üzerinde süzülüyor, onlara rastlıyor. Duras’nın sesini kaydettiği mekân ile, Yann Andréa’nın bulunduğu mekân üst üste biniyor. İmajlar, bir nefes, dil ve sessizlik arasında gidip geliyor. Öyle ki, imajsız bir sese, bir imaj bahşetmek de bize düşüyor. Ama bu da nafile bir çaba; çünkü Duras’nın bir betimleme yaptığı da söylenemiyor. O, daha ziyade, belirli yoğunlukları, dilekleri, arzuları yansıtıyor. Elindeki imajları ise, bunların arasına serpiştiriyor. Bu nedenle ki, elinde kalmadığında, siyah bir ekrana bakmaktan ve baktırmaktan da geri durmuyor. Böyle yaparak L’homme atlantique‘i, bir anlatıdan, bir tanıklığa, oradan da bir şiire çeviriyor. Duras, görmek ve duymak arasındaki senkronik bağı kırarak, sinemada yeni bir duyumsama şekli yaratıyor.


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

Back to Top ↑