Bağımsız Sinema The Pleasure of Being Robbed: Yürümek, Çalmak ve Yüzmek

Published on Haziran 3rd, 2017 | by Hasan Cem Çal

0

The Pleasure of Being Robbed: Yürümek, Çalmak ve Yüzmek

Share Button

Joshua Safdie’nin The Pleasure of Being Robbed‘ı aslında hiçbir şey hakkında bir film; ne doğrudan bir konusu, ne de bir dramaturjisi olduğundan söz edebiliyoruz. Ama belirli filmler var ki, size ne bir hikâye dayatır, ne de sizi direkt olarak herhangi bir temaya yönlendirir. İşte, The Pleasure of Being Robbed‘ın da onlardan biri olduğunu söyleyebiliriz. Garip bir şekilde, bu tarz bir film anlayışını -ya da bir hareket anlayışı mı demeliydik?- ortaya ilk koyan ülke, ve belki de tek ülke, Amerika’dır. Bu nedenledir ki, bağımsız sinema olarak adlandırdığımız şeyin de ilk olarak ortaya çıktığı yer Amerika’dır. Bir şeyin bağımsızlığından söz ettiğimizde, genel itibariyle o şeyin özgürlüğünden de bahsederiz. Ama yalnızca özgürlüğünden değil, fakat özgüllüğünden de söz etmemiz gerekiyor; özellikle de Amerika söz konusu olduğunda. Bu özgüllük, aslen bir hareket anlayışından, yeni bir hareket anlayışından doğuyor. Bu, şeyler arasında sabit kontaklar kurmayan, sapma potansiyeli yüksek, zikzaklar çizmeye müsait bir hareket, de denebilir. Genelde, hayatın dayatmış olduğu dinamikleri, işleyişi umursamayan, umursuyor olsa da, umursamasındaki hafiflik ile öne çıkan karakterleri sunan bir hareket anlayışıdır bu — ya da demeliyiz ki; bu anlayış, karakterlere zerk edilmiştir. Avare bir şekilde dolaşmak, amaçsızca eylemde bulunmak, hiçbir şey hakkında konuşmamak, ama yine de her bir sayılan öğeyi anlatıya yedirmek; bu, belki de en Amerika’ya özgü şeylerdendir.

Ve bunlar demek değildir ki, filmde hiçbir şey olmaz ya da film hiçbir şey ifade etmez; ama tam tersine, filmin bir şeyler ifade etmeye başladığı nokta, tam da bu hareketi barındırdığı noktadır. Demek değildir ki, bir Fransız bu hareketi filmlerine yedirmelidir, ama Fransa’nın başka hareketleri vardır. Chabrol’la Cassavetes’in sinematografik kaygısını aynı düzleme indirgemek mümkün mü ki? Bu, Amerika’ya özgü bir hareketin ifadesidir; bir şehrin, insanın, coğrafyanın ritmidir. Vertov’un, Ruttmann’ın ve nicelerinin şehirleri ile ilgili kayıtlar alması boşuna değildir. Ve bu kayıtları da ritmik birer düzenek olarak kavrayıp yapılandırmaları ise hiç değildir. Bahsedilen şey, en nihayetinde günlük hayat ile, günlük devinim ile ilgilidir. The Pleasure of Being Robbed‘un bunu bir karakter üzerinden, Eléonore, işlediğini görüyoruz. Ama öyle bir karakter ki bu, sanki o olmasa da, bir başkasıyla yetinebilecekmişiz düşüncesini akla getiriyor. Bulunduğu yere de, konuştuğu insana da bir aidiyeti yok. Herhangi bir aidiyetin, adanmışlığın kıskacında değil. Boş bir şekilde, kaygısızca dolaşıyor, oradan oraya. Bir şey ummadan, arzu etmeden. Belki de tek istediği biraz eğlenmek, ki bunun çoğu yerde farkına varılıyor. İlk başta, hiçbir şekilde samimi gelmiyor Eléonore’un tavırları, hareketleri. Ama bir süre sonra, böyle bir insan olduğuna, oynamadığına inanılıyor. Onun, hem dışarıda, hem de içeride bir uyumsuzluğu var; ama bu uyumsuzluk, şen bir uyumsuzluk, tasasız bir uyumsuzluk aslında.

Bir arkadaşının adını unutuyor, ve hatırlayana kadar karşı kaldırımdan rastgele isimler saydırıyor; ya da masa tenisi oynayamamasına rağmen oynamakta ısrar ediyor ve bundan zevk alıyor, çünkü oyunu oynamakla bir derdi yok. Ne yaptığı belli değil, ne istediği de. Bir araba çalıyor; arkadaşını evine, ta Boston’a kadar götürüyor. Orada biraz takılıyor, ardından hiç tahmin etmediği yerlerde yine buluyor kendini. Birkaç üzüm çalıyor, kedileriyle uykuya dalıyor. Bir yerlerde yürümek, bir şeyler çalmak, birileriyle konuşmak, ama bu edimlerin hiçbirini belirgin bir amaca, gayeye, hedefe göre de gerçekleştirmemek, Eléonore’u oluşturuyor. Evet; bir şeyler çalıyor, ama hiç de çalar gibi hissedilmiyor. Bir üzüm çalıyor, keyfine varıyor; bir araba çalıyor, yerine geri bırakıyor. The Pleasure of Being Robbed‘un sonuna doğru, bu seferde parkta bir kadının çantasını karıştırıyor Eléonore; bir şeyler arıyor. Yine ne aradığı belli değil, yalnızca bakmak istiyor. Ama kadın izin vermiyor, polis geliyor; ve tutuklanıyor. Belki de ancak böyle yaşadığını, yaşıyor olduğunu düşünüyor Eléonore, kim bilir. Polis ile birlikte, bir ihbar nedeniyle, hayvanat bahçesine gidiyor, elleri kelepçeli, hayvanat bahçesine girmesine izin veriliyor; bir kutup ayısıyla yüzüyor Eléonore; hiçbir şey umrunda değil. Bir süre sonra salınıyor, bir dükkâna giriyor; dinlediği müzik CD’siyle bir başka CD’yi değiştiriyor; bir film CD’si bu. Bir filmi dinlemeye başlıyor Eléonore, biz de onla beraber dinliyoruz. Ve film bitiyor.

Neden bunca gereksiz ayrıntı anlatılır ki? Gerek bir filmde, gerekse de herhangi bir başka yerde? Bir klişeye tekrardan can vererek, hayat bundan ibaret çünkü, mü diyeceğiz? Hayır; tam aksine, hayat tam da bu değil, başka bir şey, ama bu olmalı, dememiz gerekir. Bu denli boş, anlamsız, amaçsız, mı diyeceğiz? Yine hayır; çünkü konu, edimlerin sonuçları değil, ama sonuçlara karşın hareket edebilme yetisidir. Eléonore’un yaptığı da bu; ne olursa olsun hareket edebilmek, ilerleyebilmek. Öyle ki, bir yerden sonra ne yapıldığının dahi önemi kalmıyor; bırakalım nedeni, bırakalım sonucu, bir süreçten dahi bahsedilemiyor. Belki de, The Pleasure of Being Robbed‘un bir hikâyeden ziyade, bir hareketler toplaması olduğunu söyleyebiliriz. Kimse, kalkıp da kedilerini seven, arabasını süren ve üzüm çalan bir kızdan oluşan bir hikâyeye, ne hikâye derdi, ne de okurdu, diye düşünüyorum. Ve görülüyor ki bu, zaten yapılmamış da. The Pleasure of Being Robbed‘un sinematografik özü de buradan geliyor aslen; aykırı bir hareket anlayışı, aykırı bir zaman anlayışından; kesintilerden, aksaklıklardan oluşan dinamiğinden. En çok da Cassavetes’in filmlerini, A Woman Under the Influence, Minnie and Moskowitz‘i, vs.’yi andırıyor Safdie’nin The Pleasure of Being Robbed‘u. Cassavetes’inkiler kadar uçucu bir film The Pleasure of Being Robbed da. Adını da buradan alıyor belki de. Çalınan şeyin sahibini görsek de, bizim asıl gördüğümüz, asıl tanık olduğumuz, çalınan şeyin verdiği zevk oluyor; Eléonore oluyor.

Tags: , , , , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Sinema ve Televizyon okumaktadır.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑