Analiz

Published on Temmuz 4th, 2017 | by İbrahim Polat

Gerçekliğin Gövde Gösterisi: Nocturnal Animals (2016)

Share Button

“Mutluluk kendine yetenlerindir.” – Aristo

Bazı filmler vardır bazıları ise yoktur. Varlığı yokluğa gebe, yokluğu ise bir eksikliğe gebe filmlerdir bunlar. Çıkış noktanız ne olursa olsun varlık-yokluk sorunsalı göreceli değil objektif bir derecelendirmedir. Bu derecelendirmeye en çok ihtiyaç duyduğumuz alan da sanat ve daha özelde sinemadır. Daha düz tabirle sanatsal bir ürüne kişisel bakış açınızdan yola çıkıp iyi demeniz onu iyi yapmaz. Tersi şekilde kötü demeniz de bir şey ifade etmez. Bu öznel durum, yanlı, haz merkezli bir söz yığınından öteye geçmez. Bu köklü gerçek Aristo mantığıyla ete kemiğe bürünmüş olsa da, günlük yaşamda kendini gösterme gücünden yoksundur. Arthur Schopenhauer’ın  ‘’Hak, kendi başına güçsüzdür. Tabiatta hüküm süren şey ise güçtür.’’ sözü tam da bu noktada es geçilemeyecek kudrette bir tespittir. İnsanlar gerçeğin kendisiyle değil, onun sağladığı doyum (haz, mutluluk) ile ilgilenir. Doyum ne kadar yüksekse subje ya da olgu da o kadar gerçek, vazgeçilmezdir. Bu genel ve bilindik gerçeğin yine aynı şekilde acı bir sonucu vardır. Kişisel yargılar öyle ya da böyle diyalektik bir reaksiyonla gerçeğin üstünü örter. İyi olmaya aday ürünün ya da olgunun gün ışığına çıkmasına engel olur. Bu bir güçtür ve güç çoğu zaman gerçeğin yanında değil, karşıtının yanındadır. Düzenin bu cilveli hali bizi ilgilendirmez derseniz Gece Hayvanları tam da sizin için yapılmış bir film!

Tom Ford’un ikinci roman uyarlaması olan Gece Hayvanları, modern insanın çöküşü üzerine bir otopsi niteliğindedir. Para, güç gibi faktörler üzerine kurulu hayatlar için huzursuz, iğneleyici, yüzleştirici bir manifestodur adeta. Ve tabii ki hayallerinin değil de hayatlarının peşinde koşmuş olanlar için bir ağıtlar senfonisi gibidir. Kısacası, konformist bakış açısına karşı gerçeğin yanında duran ışıl ışıl bir film… Susan Morrow (Amy Adams) yirmi yıla yakın bir süre önce ilk eşi yazar Edward Sheffield’ı (Jake Gyllenhaal) terk edip zengin bir adamla evlenmiştir. Her ne kadar istediği hayat standartlarına kavuşmuş ve istediği işi (sanat galerisi yöneticiliği) yapıyor olsa da mutsuzdur. Ayrıca kocasının kendisini aldattığını hissetmekte (ki bu hislerinde haklıdır) ama bunun gerçekliğini irdelemekten yoksun şekilde bu sahte, ikiyüzlü ilişkiler ağı içinde yaşamını huzursuzca devam ettirmektedir. Film, ilk sahnesinden itibaren bu konuda çok ciddi bir eleştiri ile başlıyor ve sanatın amacı dışında (içselleştirilmemiş, paraya odaklı, gösterişli, lüks bir tonda) kullanılmasıyla nasıl çürümüş bir dünya yaratabileceğini, her türlü pisliğe nasıl kılıf olarak kullanılabileceğini haykırıyor. Susan kendinden vazgeçmiş ama standartlarından memnun bir şekilde yaşarken bir gün posta kutusunda eski eşinden gelen bir kitap taslağı bulur. Şaşkın ama sevinmiş bir şekilde kitabı okumaya başlar. Kendisine ithaf edilmiş bu kitapla (Gece Hayvanları) birlikte geçmişe doğru sürükleyici ve acı dolu bir serüvene çıkar. Romanın ana karakteri olan Tony, karısı ve kızı ile yolculuk yaparken önleri bir grup serseri tarafından kesilir. Daha sonra kızı ve karısı bu kişiler tarafından kaçırılarak öldürülür. Bu noktadan itibaren seyirci de paralel bir evrene doğru sürüklenmeye başlar. Jake Gyllenhaal’ın, Tony rolünü de üstlendiği bu paralel evren akışı, Susan’ı Edward ile ilk tanıştığı ve büyük bir tutkuyla bağlandığı günlere götürür. Tony’nin adalet arayışı ve bu uğurdaki savaşı Susan’ın kendi savaşını nasıl kolay kaybettiği gerçeğini hatırlatır. Bunu hatırlamaya başladığı sırada parmağını kesen kitap sayfasıyla kendine gelmesi, mükemmel bir metaforik ekleme olarak zirve yapar. Bu noktadan itibaren film tekinsiz bir serüvene dönüşür ve her sahne, her detay Susan’ın pişmanlıklarla yüklü hezeyanlarını tetikler. O zamanki haliyle şimdiki hali arasında nasıl acı dolu bir uçurum olduğunu fark eder. Edward’ı seviyor ve aynı ortak amaçları taşıyorken onu nasıl bıraktığını, bırakabildiğini düşünmeye başlar. Yenildiği gerçekler her zamankinden daha fazla parlayarak bilincinde derin çatlaklar yaratır. Susan, Edward gibi cesur olmamış ve sevdiği adamı da istediği hayatı da alıştığı lüks için terk etmiştir. Zira Susan’ın derdi, derdi tasası olmadan ‘elit sanat’ yapmaktan öteye hiç geçememiştir. Tom Ford tam da bu anda yine devreye giriyor ve gerçekliğin zorlanarak deforme edilmiş hallerini, uç bir perdeden sanat diye ortaya koyan zihniyete sert bir tokat atıyor. Sanat ne sanat için ne de halk içindir diyerek kocaman kocaman şu göndermeyi yapıyor;” sanat, inandığınız şey ile aranızdaki ilişkinin öznel ama gerçekçi biçimidir.”

Susan, romanın sonuna geldiğinde içinde bulunduğu yaşamın sahteliği karşısında artık bir şeyler yapması gerektiğini anlıyor. Üstüne Edward’dan gelen bir e-mail ile daha da umutlanıyor ve onunla buluşacağı günü iple çekmeye başlıyor. Buluşma günü geldiğinde ise hem kendisi için hem de seyirci için farklı olasılıklara açık bir final kendini gösteriyor ve gerçeklik her zaman olduğu gibi yine kazanıyor! Amy Adams’ın bu durumu yansıtmadaki unutulmaz performansını özellikle vurgulamak gerek, zira sadece bazı sahneler değil hemen hemen her sahnede filmin ışıltısı gibi parlak bir oyunculuk sergiliyor.

Gece Hayvanları farklı kurgusu,  duygusal irdelemeleri ve sanata dair sert eleştirileri ile son yıllardaki en başarılı yapımlardan. Filmin bu başarısında tabii ki Amy Adams’ın, Jake Gyllenhaal’ın ve Aaron Taylor-Johnson’ın payı oldukça büyük. Film hem felsefi hem psikolojik alt katmanları ile sizi farklı bir yolculuğa çıkaracaktır.

 


Yazar Hakkında

87' den önce de yağmur yağıyordu şimdi de yağıyor ve ben öldükten sonra da yağmaya devam edecek. Tüm hikaye bu!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑