Avrupa Sineması

Published on Temmuz 4th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Les rendez-vous d’Anna: Anna’sız Anna

Share Button

Chantal Akerman’dan bahsederken, neredeyse yaptığı her filminin Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles‘in gölgesinde kaldığını da belirtmek gerekiyor. Ama Akerman’ı anlamak, tanımak içinse, belki de diğer filmlerine bakmak, diğer işleriyle de onla tanışmak, yeniden tanışmak gerekiyor. Aslında, sinema tarihi içerisinde yeri fazlasıyla tek filmle sınırlandırılmış, şanssız yönetmenlerden biri o da. Çağdaşı olan Agnès Varda’nın atılganlığı, kıvraklığı da pek yok onda; birçok yer gezip, on binlerce farklı imgenin peşinden koşmuyor. Ama bu, yeni imajlar aramadığı, yeni bir imge alımlaması yaratmadığı anlamına da gelmiyor. Yalnızca, bunu Varda’dan farklı bir şekilde yapıyor. İş film çekmeye geldiğinde, Varda’nın fazlasıyla özgür, devingen, neredeyse hırçın bir pratik anlayışı olduğu söylenebilir. Akerman’sa çok uysal, sessiz ve de düzenlidir. Bu düzen, yalnızca filmlerinin içeriğine ya da yapısına da yansımıyor; ama filmlerin kapalı birer kutu oluşuna, bütünlüklerini içlerinde arayışlarına, bir noktada ise fazla otobiyografik oluşlarına bağlanabilir. Evet; her eser otobiyografik öğeler içerir, veya denebilir ki, her eser otobiyografiktir. Ama Akerman’ın bu kuvveti fazlasıyla benimsediği, kendisiden soyutlanamaz denli ifşa ettiğini de belirtmek gerekiyor. Les rendez-vous d’Anna‘ysa bunun en iyi örneklerinden birini oluşturuyor.

Yukarıda da dendiği gibi, Akerman’ın filmleri içinde çok da bilinenlerden değil Les rendez-vous d’Anna. Bunun bir nedeni de vardır ki bu, çektiği filmlerin estetik ve ton açısından ayrıksılığıdır. Jeanne Dielman, 23, quai du commerce, 1080 Bruxelles‘in ardından çektiği filmlere bakıldığında, bu çok net bir şekilde sezinlenir. Hôtel Monterey ve News from Home‘da bir mekân, bir manzara sineması geliştirir. Öyle ki, bu mekânlardan insanları arındıracak kadar ileri gider. Bu, sinema için yeni bir şey sayılır. Edward Hopper’ın sinemadaki bir karşılığı gibidir. Ama insanları arındırmak demek, her zaman insanların görülmediği anlamına da gelmez; daha ziyade, insanları mekânların bir objesi hâline getiren, mekânla bir kılan, mekâna adayan bir anlayıştır Akerman’ınki. Hôtel Monterey‘de bunu boş mekânlar içerisinde gezinerek yaptığı kadar, bir çatıda da gerçekleştirir. Kamerayı, bir mekândan diğerine savurur. Akerman’ın Michael Snow’u çok sevdiğini de hatırlatmak gerekiyor. News from Home‘daysa binlerce insan gözükmesine karşın, bir ses ile görüntüyü yalıtır, hatta yatıştırır. New York’u kıvırır; ve bir mektup hâline getirir. Akerman’ın her filminde mekân ve anılarla olan ilişkisi, bir diğer boyutunu açığa çıkarır. Öyle ki, neden sinema yaptığına dair bir soru dahi akla gelmemektedir. Akerman’ın bir karakter olarak gözüktüğü, ilk uzun metrajlı filmi olan Je, tu, il, elle, neredeyse tek bir mekânda geçen, oldukça durgun ve boğuk bir anlatıdır. Aynı durgunluk ve boğuklukta, ama daha dinamik olan Les rendez-vous d’Anna, Akerman’ın belki de en otobiyografik filmidir, ve mekân-zaman sorunsalını daha da kapsamlı bir boyuta taşır. Anna, ki Akerman’ın yaşlarında ve bir yönetmendir, son filmini göstermek üzere Almanya’ya gelir; ve insanlarla karşılaşmaları başlar. Akerman’ın filmi, bir hikâye anlatmak istiyor gibi değildir, daha çok belirli diyaloglar üzerinden ilerler, ve Anna’nın bu diyaloglara olan tepkisizliği ile anlatının yapısını kırar. Anna’dan çok, Anna’nın karşılaşmaları üzerine temellenen Les rendez-vous d’Anna, bir karakterden ziyade, bir çağa tanıklık eder gibidir. Öyle ki, film boyunca Anna’da hiçbir değişiklik sezilmez; Anna’nınkiler daha çok anlık değişimlerdir. Anlık mutluluklar, hüzünler ve tepkilerdir. Bir diğer gün, ki bu genellikle ayrılık günüdür, her şey yerini hissizliğe bırakır. Anna’nın hiçbir yere ait hissetmemesi ile, hiç kimseye ait hissetmemesini bir arada düşünmek de gerekiyor. Ama bu aidiyetin Avrupa’da deneyim edilemediği de bir gerçek, ki Anna da yalnızca Avrupa’da seyahat ediyor. Zorlama bir yorum olacak olsa da, bunun İkinci Dünya Savaşı’yla bir ilişkisi, üstü kapalı bir biçimde, kurulabilir. Ve etki-tepki bozukluğu ya da hissizleşme, bir süreç dahilinde İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi gibidir. Akerman’ın yaptığı, bu süreci, bu tanıklığı, zamanda ve mekânda yaymaktır. Ve bunu yalnızca Anna’yla sınırlı tutmaz; karşılaştığı herkes aynı şekilde, anlık ilgilere, çıkışlara, serzenişlere sahiptir. Anna’ysa bunları hazmeden, öğüten konumdadır. Denebilir ki, Anna’nın karşılaşmalarında Anna’sız Anna’lar; Anna’nın hayatının belirli anlarına karşılık gelen, geçmişte veya şu anda tanışıklık kurduğu kişiler tarafından yaratılmış Anna’lar vardır. Bunların her biri, Anna’sız bir Anna’dır; kimse asıl Anna’ya ulaşamamaktadır.

Şunu diyerek kaçmak kolay olurdu; Anna, Akerman’ın bir yansımasıdır, ve onun sıkıntıları, Akerman’ın sıkıntılarıdır. Böyle dahi olsa, Les rendez-vous d’Anna‘nın çok daha kapsamlı bir yoğunluğa karşılık geldiği açıktır. Yoksa Anna’nın süreç dahilinde bir gelişim göstermesi, gösterebilmesi gerekirdi. Oysa ki Anna, filmin başında olduğu gibi, sonunda da bir o kadar hissiz, tepkisizdir. Klasik bir anlatıyı incelediğimizde, karakterin bir gelişim göstermesi ve bir şeyleri aşması ya da kırması beklenir. Ama Anna’yla durum pek de böyle işlemiyor. Akerman’ın Anna’yı yaratırken göz önünde bulundurduğu, ânı yaşamaktan ziyade, ansız bir karakterdir. Bu, geçmişe, şimdiye ve geleceğe sahip olmayan; zamanın belirsiz odaklarında mühürlenmiş ve mühürlenmeye yazgılı bir karakterdir. Bu nedenledir ki Anna, az konuşur ve fazla dinler. Dinlemekten geri durmaz, çünkü bu onun az da olsa hissetmesini sağlayan bir başkasıdır, bir başkası ile kurulan etkileşimdir. Ama fazlası da onu tekrardan hissizliğe, tepkisizliğe sürükler. Ne yapacağını bilemez hâlde değildir; bu bile, bir tepki olurdu. Aksine, ne yapacağı ya da yapmayacağı pek de umrunda gözükmemektedir. Hiçbir yerde evinde hissetmez ve durmaksızın seyahat eder. Sanki, film boyunca bir evin özlemi duyulur; belki de bir sinema salonudur bu; ait olunan tek alan, karanlık bir odadır; yalnızlığın topluca yaşandığı, yaşanıyor olduğu ve yaşanacağı yerdir. Anna’nın başlangıçtaki amacı da filmini sunmak değil midir? Böylece, Anna’yı bir karakterden çok, meçhul bir zamanın tini olarak görmek de gerekebilir. Les rendez-vous d’Anna‘ysa, bu zamana yakılmış bir ağıttır belki de.


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑