Analiz

Published on Temmuz 6th, 2017 | by Betül Uludoğan

The Truman Show (1998)

Share Button

1998 yapımı, Andrew Niccol’un yazdığı, Peter Wein’ın yönettiği The Truman Show, kurgulanmış bir gerçekliği anlatır. Bilindiği üzere, 90’lı yıllarla birlikte sinema dünyası dijitalleşen, bilgisayarlaşan bir hayat furyasına girmiştir. The Truman Show da içinde bulunduğu dönem itibariyle makineleşen insan yaşamını konu edinmiştir.

Filmin başrol oyuncusu Truman Burbank, bir şirket tarafından yasal yollarla evlat edinilmiş, otuz yaşına kadar yapay bir fanusun içerisine kıstırılmış halde, kendisinin haricinde herkesin bildiği sahte bir hayatı yaşamaktadır. Anlaşılacağı üzere, Truman bir kahraman ve onun dışındaki herkes bir aktördür. Film, yaşama hakkının verilmediği, her şeyine müdahale edildiği, hiçbir zaman özgürlüğü tadamayan bir adamın hikâyesinin tüm insanlar tarafından aralıksız, reklamsız bir şekilde yıllarca seyredilmesini anlatır.

Çevresindekiler tarafından kandırıldığının hiçbir zaman farkında olmayan Truman, hep bir tedirginlik ve korku hali içindedir. Onun için hazırlanan, doğal olmayan dünya o kadar düzenli, nizamlı bir şekilde ayarlanmıştır ki neredeyse sahteliğini hiç açığa çıkarmayacak bir şekildedir.

Burada eleştirmemiz gereken şey, topluma mâl olmuş kişinin, mahremiyet sınırlarının gözler önünde zedelenmesidir. Etiğe aykırı olan bu durum, içimizde bir dikizleyenin var olduğuna işaret etmektedir. Çünkü insanoğlu hep izlemek ve izlenmek ister. İnsanlar, bir şova gereksinim duymakta, onlara bu ihtiyacı da Truman’ın hayatı sağlamaktadır. Gerçek ile gerçek olmayanın seyirlik haliyle Truman, bize bizi anlatıyor aslında. İnsanlar o şovu izlerken, kendi hayatlarını unutarak, onun yaşamının gerçekliği içerisinde kayboluyor. Seyirci gerçeğin gösteriye dönüştüğü, salt görüntüler üzerine bir şeyler yaşıyor. İnsanlar o seyirci koltuğuna öyle bir alışıyor ki, Truman’ın hayatının kurtulmasını dahi istemiyor. Çünkü o zaman gösteri bitecek ve herkes kendi yaşamına geri dönecektir. Kişi özüne, hayatına, gerçekliğe dönmek istemez; yüzleşmek zor gelir. Bu sebeptendir ki, başkalarını izlemek daha çok hoşuna gider.

Kamerayı kendimize çevirdiğimizi varsayalım. En basit bir örnek olarak, bizler de nerede perdesi açık bir evin penceresi varsa direkt orayı gözlemlemiyor muyuz? Hemen bakışlarımızı izlemeye değer olan alanlara yönlendiriyoruz. Dolayısıyla hepimizin içinde izleyen, kabaca dikizleyen bir varlık var. Evet, aslında hepimiz Bizimkiler dizisindeki camın önünden ayrılmayan, geleni geçeni gözetleyen Sabri Bey karakteriyiz. Dahası, büyük bir çoğunluğun kullandığı sosyal medya dediğimiz mecranın esasında asosyal insan olmaya sürüklediği ortamlarda teşhircilik yönümüzü ön plana çıkararak tüm mahremiyetimizi sergilediğimiz alanda, insanların kendilerini olmadığı gibi göstererek, sanallığın sahiciliğin önüne geçtiği platformda hepimiz bir şov yapıyoruz. Çünkü hayat, devam eden bir şovdur.

Tekrar filme dönecek olursak, o zavallı adamın kaderini çizen, ben yaratıcıyım diyerek Tanrı figürünü aklımıza getiren yönetmen, öyle bir düzenek hazırlıyor ki Truman’ın korkularını, kiminle evleneceğini, nereye ve nasıl gideceğini bile o belirliyor. Ayrıca, Truman ne zaman bir şeylerin farkına varmaya başlasa hemen önüne engelleri koyuyor. En sonunda Truman, artık bir şeylerin yolunda gitmediğini, normalliğin sınırlarının aşıldığını, etrafında bir yalan çarkının döndüğünü anlıyor. Mesela, babasını denizde boğulmasının ardından yıllar sonra onu yolda görmesi ve herkesin bunu yanlış görmüşsündür demesi, arabada giderken dinlediği radyo kanalının frekanslarının değişmesiyle hatların karışması, evlilik fotoğraflarına baktığında eşinin yalan anlamına gelen işareti yaptığını sonradan fark etmesi gibi… Bu sahne bana Sartre’ın şu sözünü hatırlattı: “İnsanlar oynuyorlar; çünkü doğuştan yalancılar.

“Herkes yalan söylüyor, rol yapıyor. Herkes seni izliyor!” diyen Lauren yani gerçek adıyla Sylvia ona gerçeği söylemeye çalışan tek insandı. Truman’ın yaşadığı o yapay mekân, aslında Platon’un mağarasıydı. Onu mağaradan kurtarmaya çalışan da Lauren idi. Evet, bu bir ütopya! Onun kaçmaya, o rutinden sıyrılıp başka yerlere, gerçeğin ta kendisine gitmeye ihtiyacı vardı. Buna da bir tek Sylvia cesaret edebilirdi; ama izin vermediler.

Yönetmen, yaşamına katlettiği, hayatına bir nevi tecavüz ettiği bu insanın bir tek beynine ve kalbine kamera koyamamış, haliyle Truman’ın yüreğine ve aşkına dokunamamıştır. Fakat yönetmen ve ekibi, düzenin bozulmaması adına onların aşkına engel olmaya çalışmışlardır.

Bir başka tenkite tabi tutulacak konu ise, televizyon sektörünün gelişmesiyle yayılan reklamcılığın, filmde çok kez subliminal mesajlarla gözler önüne getirilmesidir. İşte burada da kapitalist düzenin ögelerine sıkça vurgu yapılmıştır. Televizyonda gördüğümüz her şey bize satılan bir hayattır. Her tarza uygun da bir ürün vardır, denilmek isteniyor. Bir nesne haline getirilen insan, bu otoriteye itaat etmek zorundadır. Bu da bize modern insanın içine düştüğü çukuru işaret ediyor.

Truman’ın yediden yetmişe izleyen, evlerinde barındıran o müthiş seyirci kitlesi ve bizler, hepimiz modern dünyaya oldukça alıştık, adapte olduk; olumsuz yönlerini fark ederek bu kıstırıldığımız tek tip kapandan çıkmak istiyoruz ama bunu beceremiyoruz. Çünkü oradan çıkamayacak kadar, bu hayatı kanıksadık. Gerçeğin bulanıklaşarak buğulu bir biçimde önümüze sunulması hoşumuza gidiyor. O yüzden bu sahtecilikten ayrılamıyoruz, kopamıyoruz.


Yazar Hakkında

1994 Erzincan doğumlu. Üsküdar Üniversitesi'nde Psikoloji ve Felsefe eğitimi alarak, felsefeden mezun oldu. Sinemanın felsefi, psikolojik ve sosyolojik okumasıyla ilgili dersler aldı. Birkaç dergide konuk olarak sinema eleştirmenliği ve yazarlığı yaptı. Şimdi ise sinemayı daha renkli okuyabilmek için burada!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑