Analiz

Published on Ağustos 20th, 2017 | by Burcu Meltem Tohum

Ah-ga-ssi

Share Button

Not: Bu yazı filmin 168 dakikalık uzatılmış versiyonuna göre yazılmıştır.

Park Chan-wook’un karmaşık erotik yansıması

Ses getiren film Oldboy’un yönetmeni Park’ın son eseri Ah-ga-ssi, Sarah Waters’ın Fingersmith adlı gotik ve karmaşık bir teması olan kitabına dayanmaktadır. Hikaye, yasadışı bir lezbiyen tutkusunun alegorik anlatı çerçevesinde yansımasıdır.

Yönetmen bu filmi öncesinde 2013 yapımı barok gerilim tarzında Stoker adlı yapımla izleyicileriyle buluşmuştu. Bu filmiyle 2002 yapımı Sympathy for Mr Vengeance, 2003 yapımı Oldboy ve 2005 yapımı Lady Vengeance, “intikam” üçlemesinden sıyrılmış oldu. Her ne kadar Stoker yönetmenin taraftarlarınca pek de iyi bulunmasa da bazı kesimler yönetmenin Antonin Artaud vari bir intikam anlatısıyla tekrar karşı karşıya gelmedikleri için memnundu.

Bölüm 1:
Olgunlaşma çağında erotik bir masal

Yönetmenin Thirsty filminden de hatırlayacağımız üzere onun filmlerinde erotik olanla melodram ve gerilimin aynı potada buluştuğunu fark edebilirsiniz. Sarah Waters’ın 2002 yılında piyasaya sürmüş olduğu kitap, baştan çıkarma, arzu ve hile oyunlarından oluşan provokatif bir masal aslında. Stereotipleri sarsıp onları zayıflatmaya muktedir olan Park, anlatıda yanlış anlaşılmanın katmanlarıyla lezzetli ve aynı zamanda sinematik bir el ile izleyicileri baştan aşağı soyuyor. Hatırlayanlar varsa Waters’ın bu eseri daha önce 2005 yılında BBC tarafından mini dizi olarak ilk kez uyarlanmıştı. Park, Dickens vari bu hikâyeyi Viktorya Dönemi İngiltere’sinden 1930’ların Kore, Japonya sömürge sistemine yerleştiriyor. Film, türünün diğer filmleri üzerine sinematik egemenlik kurmuş olsa da kendi özerkliğini sergiliyor. Waters’ın kitabı bu filmle karşılaştırıldığında basitleştirilmiş kalıyor. Bu da yönetmenin sınırsız auteurial bakış açısının dışa vurumudur. Oynadığı ikili karakter gibi adı da bu ikiliğin dışa vurumu olan Tamako ya da Okju filmde gerçeklikle gerçek olmayanın arasında köprü kurar. Filmde ev ise yaşanan durumların metaforik bir simgesidir; ev labirenttir esasında, psikodramanın ön planda olduğu tuhaf, gizemli ve gotik. Burada The Haunting ve Rebecca’nın gölgeleri dolaşır ve etrafta fısıldamaları duyulur. Onun koridorlarında odalar iç içe girmiştir ve kamusal olanla özel olan aynı çatıda buluşmuştur. Ev, liminal ve bilinçaltı arasındaki boşlukları doldurur. Misal, koridorda duran sembolik yılan “bilgi sınırlarını” belirtir ve onun nöbetini tutar. Bodrum katında pornografik yazıların bulunduğu kütüphanede ritmik bir dalgalanış vardır. Ölü teyze hayali ise vahşi ağaçların dallarına sıkışmış, dikkat çekmektedir. Park’ın son filmleri; Hitchcock vari Stoker, Ah-ga-ssi’nin Freud vari sembolizmiyle birleşip yönetmenin intikam üçlemesiyle bir füg yaratmıştır. Ah-ga-ssi, süslü tasarımlarıyla, zengin mobilyalar ve lüks kıyafetlerle dokunaklı bir fetişizm çiziyor. Misal hiç giymeyeceği ama birbirinden farklı ve birçok mekân sürekli değişen bir yapı biçiminde, görünüşte ortada ancak gerçekte tam anlamıyla manipülatördür. Hikâyede bir servet olması ve bazı kimselerin o servetin etrafında köle olması, olayların arkasından gizlice çevrilen işler oluşturulması muhtemel hikayelerin katmanlarını yansıtır. Ayrıca karakterlerin entelektüel kişiliklerinin ayrıntılı bir biçimde yansıması izleyiciyi onları keşfetmeye davet ediyor. Filmin anlatımı üç bölüme parçalanışıyla Rashomon’un anlatımını da hatırlatmakta. Bahsi geçen bu üç bölüm de son derece zeki bir şekilde işlenmiştir. Her bölümde karşımıza aynı, tanıdık bir şekilde çıkan kareler anlatımında farklı eğilimlere sahiptir.

Bölüm 2
Ev yeni koridorlara, kanatlara açılıyor

Park, filmi biçim olarak Viktorya Dönemi’ni Kore ve Japon unsurlarıyla buluşturmuş: Kore, işgalci Japon kültürünün estetiğini fetişleştirirken bir “çirkinlik” olarak görülüyor. Filmde anlatı düzeninin katmanları sürekli olarak üzerinde durulan bir şey oluyor. Anlatı, evde Japon yapımı sürgülü kapıların ardına gizlenmiş. Bu tamamen yönetmenin sinematik hayal gücünün bir sarayı; uzayın ve zamanın gerçekliğini aşıyor yönetmen burada. Park, filmin bu yapısıyla da tipik intikam ateşini tutuşturan eylemin gerçekleştiği modern kâbus alanını yansıtıyor. Filmde, Oldboy’dan hatırlayacağınız ikonik büyük ahtapot var, Park burada önceki filmlerine göz kırparken aynı zamanda anlatımı sinsi bir şekilde gölgelemeye çalışıyor. Ah-ga-ssi’nin, yönetmenin bir önceki filminden daha fazla ön plana çıkma sebebi yönetmenin incelikli bir şekilde hazırlamış olduğu dekoratif düzen yönünde, bunun yanına kompozisyonu da dahil etmek mümkün pek tabii. Filmde, Fingersmith’in anlattığı yasadışı, tutkulu lezbiyen hikayesinin yansıması feminist kurtuluş masalı olarak açık bir şekilde okunabilir. Ah-ga-ssi, kadın oyuncuları kullanımıyla onları nesneleştiren Sappho tarzı bir yaklaşımı vardır. Misal Tamako’nun Hideko’nun dişini sert bir şekilde kaşımasıyla, iki kadının birbirlerine olan yumuşak yaklaşımları zıtlığı temsil eder. Orada Tamako’nun yakın çekimi, Hideko’nun bakışları ardına gizlenmiş sanki bir cıvıltıya ihanet ediyor gibi karşımıza çıkar. Filmde masumiyet ve kötülük üzerine oynanan oyun metinsele dayalı bir olaydır, tıpkı Japon pornografik metinlerinin filmde bir listesinin okunması gibi. Filmin ikinci bölümünde kulaklarımıza misafir olan erotik anlatılar Marquis de Sade’ın silüetini yansıtır, zira okunan Juliette eseri onun eserine vekaleten atfedilmiştir. Juliette’in erdemli muadili olan, ezeli kurbanı Justine’in varlığına ima söz konusudur bu anlatılarda. Burada Tamako ve Hideko karakterlerine bir nevi ayna görevi görecek bir yansıma mevcuttur; farklı noktalarda görünüşte kötü olan Tamako ve sözde bakire olan Hideko, Juliette ve Justine’in bir yansımasıdır.

Grotesk havada cinsel bir bale gösterisini anımsatan Ah-ga-ssi, birbirlerini manipüle eden karakterlerle yaşamın farklı noktalarına parmak basıyor. Film, “anlatımı katlayarak anlatma” yönüyle Christopher Nolan’ın 2010 yapımı Inception’ını anımsatıyor. Zira filmde her karakter sadece birkaç kişiyi yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda anlatı mozaikleriyle karakterler birbirlerine kenetleniyor. Filmin bu yansıması izleyicinin sembolik nesnelerle yüklü olan karakterlerle karşılaşmasını salık veriyor. Misal farklı işlevleriyle birçok kez karşımıza çıkan kelebek saç tokası, karakteristik özelliklerin maddeye yüklenmesiyle Inception’ın fonuna denk geliyor. Oldukça tartışmalı bir şekilde, filmde öne çıkan iki kadın kahraman figürünün filmin sonunda erotik füzyonlarını ve kurtuluşlarını erkek egemenliği altında başarıyla tamamlamış olduğunu görüyoruz, bu şekilde nesneler yani maddeler zamanda sabitleniyor. Mükemmel, simetrik bir çerçeve etrafında toplanan bu olay karakterlerin üzerine ayna gibi yansıyor. Bu noktada görüntü özerk bir varlık olmaktan sıyrılıyor. Filmde nesne tabanlı oyuncak ev sürekli kendi içinde yinelenen Fujiwara’nın İngiliz melodramıyla buluştuğu mekânı temsil ediyor. Tamako, sert görünümünden çıkıp masum olana, yeni bir benlik keşfine dalarken dokunaklı ve yeni bir duygusal ağı atıyor üzerimize. Filmin tasarımı, kostümleri anlatımdaki karakterlere öyle sıkı bağlanmış ki ortaya bu başarılı yansıma çıkmış; tasarımcı Cho Sangkyung’un seçkin kostümleri, yarı geyşanın anakronistik düğün pastasından, geniş Viktorya tarzı şapkalara kadar baştan sona kült bir yapım olma özelliğine temel atıyor Ah-gas-ssi.

Bölüm 3

Japon sanatında bazı unsurları göz önünde bulundurduğumuzda yönetmenin filmlerine sürekli başat oyuncu yaptığı ahtapot imgesinin erkeğin ağzının dokunaçlarına benzetildiğini ancak erkeğin dokunaçlarında delikler olmadığından bu bir nevi “eksiklik-fazlalık” ardılına bıraktığı sonucunu çıkarabiliriz. Kouziki’nin bodrumunda çok fazla korku vardı; bunu onun kavanozlarında sakladığı erkek ve kadın cinsel organlarından anlayabiliriz. Yaşlı adamın kimliği “yeraltı” olarak saptanabilir bu noktada. Bunlara ilaveten filmde karakterlerin isimlerinden yola çıkarak bir analiz yapacak olursak Tamako; “tama” mücevher, “ko” ise çocuk demektir Japoncada. Bu kelimeleri birleştirdiğimizde Tamako için “küçük mücevher” yani “hazine” demek doğru olacaktır. Böylelikle Tamako, Hideko’nun “küçük hazine”sidir. Sookee ise “sook Ee” yani Japoncada “hoşlanmak” anlamına gelir. Ancak bazı eleştirmenlere göre Sookee bu film ilham veren Sarah’e bir göndermedir. Sonuç olarak yönetmen karakterleri adlandırırken onlara verdiği isimlerin, hikayeleriyle bağlantıda olmasını istemiştir.

“Kışın soğuğunda, deri çalıntı cüzdanları yamalayan hırsız kız
Gözyaşlarımla paramparça olmuş hayatımı dikmeye gelen tatlı dolandırıcı
Benim Tamako’m
Benim Sookee’m”

Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Burcu Meltem Tohum 1993 yılında İstanbul'da doğdu. Öğrenimini İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji departmanında tamamladı. Şu an Latin Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı'nda yüksek lisans eğitimi görmektedir. Sinema atölyesinde başlayan sinemaya olan tutkusu farklı disiplinlerde çalıştığı zamanlarda peşini bırakmadı. Lise yıllarında başladığı sinema alanında çeşitli yazınsal projelere eğilimini sürdürdü. 2013-2014 yılları arasında Filmloverss adlı site üzerinde ve çeşitli sinema bloglarında yazıları yayınlandı. Uzun yıllar boyunca film altyazı çevirilerinde gönüllü olarak çalıştı. Boğaziçi Üniversitesi'nin Sinefil dergisinde yazarlık yapıyor. Edebiyat ve sinemanın hayatında vazgeçilmez bir ikili olduğunu düşünerek bu alanlara olan tutkusu yaptığı çalışmalarında onu perçinlemeye devam ediyor. E-posta: [email protected] https://twitter.com/masc_movie



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑