Hollywood

Published on Ağustos 7th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Dunkirk: Savaşın Hâlleri

Share Button

Christopher Nolan’ın Dunkirk‘ü, yapı itibariyle diğer filmlerinde de rastlanan bir izleği tekrardan sunuyor. Bu, yalnızca paralel bir zaman akışı, eşzamanlı bir ilerleyiş, sıçrayış değil; ama aynı zamanda bu eşzamanlı gelişen olayların kesişecekleri noktaya doğru ve/veya daha da uzaklaşacakları âna dek tansiyonu artıran bir düzenek de. Nolan, dediğim gibi, bunu ilk kez Dunkirk‘te denemedi; Memento‘da, The Dark Knight‘ta, Inception‘da ve daha nicelerinde de pratik etti. Ama Dunkirk‘in farkı, bu tansiyonu olabilecek en saf hâlde, bir savaş esnasında verişinde. Yani, Nolan’ın seçimi herhangi bir şekilde tesadüf değil, diye düşünüyorum.

Dunkirk‘ün işleyişine gelirsek, herhangi bir karakter gelişiminden de, konudan da söz etmek mümkün değil. Düşününce, yalnızca Dunkirk‘te değil, herhangi bir savaş filminde de ”konu” dediğimiz şey fazlasıyla erimeye müsait. Hiç kimse kalkıp da Elem Klimov’un Idi i smotri‘sinin (Come and See) konusu olduğunu iddia etmez. Başlı başına olay bir travmadır; ve hiçbir şey kontrol altında değildir. Nolan’ın filmi kesinlikle Klimov’unki kadar sert, direkt ve güçlü değil, ama yine de aynı cinsten, aynı kaynaktan geliyor. Dunkirk‘e bakıldığında, bir karakter gelişiminden bahsetmenin mümkün olmadığı gibi, herhangi bir karakterle özdeşleşmenin, onu benimsemenin, bağıra basmanın, vs.’nin de mümkün olmadığı fark ediliyor. Her biri, savaşa katılmış, ölüp ölmeyeceği belli olmayan, hiçbir şeyden habersiz birer asker. Bu kontrolsüzlük, bu çaresizlik, bu bilinmezliğin içerisinde Nolan’ın yaptığı yalnızca izleyiciyi birazcık daha diken üstünde tutmak oluyor. Neredeyse hiçbir kesintiye uğramadan, bazen usul usul, bazen de çığrından çıkmış bir şekilde Dunkirk‘ün altında devinen Zimmer’in soundtrack’i, her şeyi daha da bir yorucu hâle getiriyor. Ve Nolan’ın istediği de bu; her şeyin daha da bıktırıcı, bunaltıcı, boğucu hâle gelmesi. Bir yandan savaş 2-3 zaman-mekânda devam ediyor, bir yandan da her birinde ayrı bir tansiyon oluşuyor. Nolan, savaşın neredeyse üç uğraklı bir hâlini sunuyor Dunkirk‘te; hem denizde, hem havada, hem de karada savaş devam ediyor. Diğer birkaç filminde, örneğin Interstellar‘da, zaman mefhumunun tartışmalı taraflarını ön plana çıkartan Nolan, bu sefer meseleyi daha mütevazı bir şekilde işliyor.

Nolan’ın filmi, aslında bir yandan da bir bellek yenilemesi; savaşın pek de gün yüzü görmemiş bir yanını açığa çıkartıyor. Genel hatlarıyla, savaş filmlerinin büyük anlatılar peşinde koştuğu, savaşın can alıcı noktalarını sunduğu bilinir. Örneğin, Oliver Hirschbiegel’in Der Untergang‘ı (Downfall) ya da Jean-Jacques Annaud’nun Enemy at the Gates‘i bunların arasında sayılabilir. Savaş; ya çok fazla dramatize edilip, büyük bir anlatıya dönüşür; ya da fazlasıyla karikatürize edilip, bir aksiyon filmi tadı vermeye başlar. İkisinin arasını tutturmak, diye bir şey de yoktur; çünkü ikisinin arası yoktur. Bu çemberden ya çıkılır, ya da ebediyen içinde kalınır. Nolan’ın filminin bu döngüden çıkabildiğini düşünüyorum. Savaşı olduğu gibi yansıttığı ile ilgili veya benzeri bir cümleden de kaçınacağım. Çünkü bu, bana bir imkânsızlıkmış gibi geliyor. Fakat Nolan’ın filminin; savaşta, öyle ya da böyle, herkesin eşit olduğunu, her alanda, her daim, herkesin üzerine yükler bindiğini, her bir insan için, küçük ya da büyük çaplı bir travma olduğunu ve herhangi bir kimliğin ön plana çıkmak şöyle dursun, savaşın kendisinin içinden çıkılamaz bir karmaşa, insanların karakterlerini yaratacakları değil, daha çok kaybedecekleri bir sürece işaret ettiğini fena da göstermediğini düşünüyorum.

Nolan, savaşı gürültüden, kavgadan, yalanlardan, gerginlikten ve daha birçok şeyden ayırmadan, onu olabildiğince farklı bir şekilde, savaşın kapsadığı alanın her yanında, minik anlatılar şeklinde tekrardan kuruyor. Belirli anlarda, Nolan da her şeyi dramatik hâle getirebiliyor, ama günün sonunda, bu yine de bir Nolan filmi, diye düşünüyorum. Bir Ophüls’te, bir Lanzmann’da bulunabilecek gerçeklik, ağırlık, direktlik yok onda. Yine de Nolan, savaşı bir blok hâlinde sunduğu, seyirciyi savaşa kitlediği, odağını durmaksızın değiştirdiği için kutlanabilir. Savaş ile ilgili her kurmaca ve belki belgesel de, kanımca, öyle ya da böyle bir bayağılığa sahip, bu nedenle ki Nolan’ınkini de bir istisna olarak görmüyorum. Fakat Dunkirk‘in, Nolan’ın sinemasının garip bir parçası olduğu da aşikâr. Belki bir klasik olur çıkar, kim bilir.


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑