Eleştiri

Published on Ağustos 9th, 2017 | by Yaşam Kaya

0

Manifesto: Sanatın Tanrıçası Cate Blanchett

Share Button

Alman Sanatçı Julian Rosefeldt’in video art enstalasyonundan uzun metrajlı bir filme dönüştürülmüş olan Manifesto, insanların tabiatında varolan sanatsal akretip olgusunu on üç ayrı anla birleştiren deneysel bir film. Cate Blanchett’ın on üç ayrı karaktere hayat verdiği yapım, kültürel bağlamda günümüzü şekillendiren insan prototiplerinin hangi aşamalardan geçerek bugünlere geldiğini bizlere gösteriyor. Günümüz kuşağının ‘dünya sinemasında ilk’ diyebileceği Manifesto aslında ilk kez denenmiş bir film değil. 1970’lerde Godard  Tout va bien (Her şey Yolunda) filminde kendi fabrikasını işgal eden işçilerin hayatını anlatırken aynı şekilde kameranın önüne getirdiği oyuncularla ‘demokrasi’, ‘özgürlük’, ‘sosyal sınıf’ kavramlarını metaforik biçemde masaya yatırmıştı. Rosefeldt’in deneysel çalışmasının çıkış kaynağı olarak gördüğümüz Godard estetiği de filmin son kertesindeki vurucu sahne olarak suratımıza çarptığında, geçmişin izinden gelen algının yansımasının güçlü bir ivmeyle hissettik. İnsanlığın kendisini araması diye tabir edebileceğimiz anlatıların içine serpiştirilen görüntülere dalıp, parça parça tasarlanan olay örgüsüyle karşılaşandan önce Blanchett bize hangi sanat akımının konuya yön vereceğini aktarıyor. Siz anlatının büyüsüne kapılıp az sonra karşımıza çıkacak olan karakterin dünyayla nasıl bütünleştiğini analiz etmeye çalışıyorsunuz.

Film içinde gördüğümüz akımları (Dadaizm, Fütürizm, Dogma 95, Komünist Manifesto (bu daha erkendir), İkinci Dünya Savaşı sonrası insanlığın içine düştüğü çaresizliğe ad araması diye adlandırırsak yanlış bir tabir kullanmayız. Zaten özünde sanatsal çıkış noktalarıyla insanların kendilerini yaşamın içine adapte etme yollarına ulaştığımız bu akımlardan Komünist Manifesto’nun siyasal yapısı sanatsal yapıya dönüştürülmüş. İnsanın özbilinç kavramının ardılından gelen karakterler ortaya çıkmadan önce Cate Blanchett o karakterlerle bütünleşen sanatsal açıklamaları okur. Mesela bir burjuva ailesi yemek duasını Claes Oldenburg’un “I am for an Art” isimli sanat manifestosuyla yapar. Filmde bütün karakterler ait oldukları alt kültürleri, dış görünüş bakımından, tüm özelliklerini taşıyacak şekilde yapılandırılır. Bir öğretmenin atmosferik duyguları, bir haber spikerinin sözde yağmur altında verdiği demeci, sinemasal enstalasyonda ise Godard’ ın “Nereden aldığınız değil, nereye götürdüğünüz önemlidir” sözü ile irkilişimiz gerçeğin görünenden çok farklı olduğunu haykırır. Aslında 13 öykünün birbiri arasında ilişkisi yokmuş gibi gözükse de, sanatı ortaya çıkaran ayrıntılara odaklandığımızda her bir öykü kendi pazılının parçasını birleştiriyor. Hayatını sokakta geçiren bir insan kaybedecek birşeyi olmadığını anladığı anda, sınıfsal ayrımı fark etmeye başlar. Ya da sanatsal gösteriye hazırlanan insanların topluma müdahale etmeksizin üretim yapması olağan karşılanır. Yağmurun yağmadığını anladığımız anda ise size nasıl gösterilmek isteniyorsa siz yaşamı öyle algılıyorsunuz yargısı verilir. Filme bütünsel olarak baktığımızda; her sanat manifestosunu aslında hayatımızın bir noktasında yaşamaktayız. Bu yargı bize konudaki bütünselliği aktarıyor. Yönetmenin önyargısız sanatın tüm ana damarlarına ulaşma isteği mekan-zaman algısı oluşturularak başarıya ulaşıyor. Julian Rosefeldt’ in 90 dakikaya sığdırdığı sanatsal parçalar hayatın temel yapı taşı olan hava-su-oksijen üçlüsü ile eş değer sayılır.

Filmin başarıya ulaşmasındaki en büyük etki Cate Blanchett gibi sanatsal bir tanrıçanızın olması. Karakter canlandırmak sinemada kolay iş değil. ‘Karakter Oyuncusu’ kimliği ile geçmişte sinema tarihine damga vuran Blanchett, bundan önceki filmlerinde de cinsel kimliğini değiştirip rollere girmiş, sıradışı işlere imza atmış. Manifesto’da seksi bir kadından sokak serserisine; sanat üreten burjuvaziden kendi kuklasıyla konuşan zavallıya dönüşen oyuncu imkansızı başarmış. Yönetmenin ne demek istediğini net biçimde anlayarak rolüne eğilen sanatsal tanrıça, Godard’ ın ‘Yeni Sinema’ dalgasından çıkan ürünleri iyi incelemiş. Büyük oyuncu olmak için içinden geçtiğiniz çağın ve hatta geçmişin sanat manifestolarını iyi analiz edebilmeniz gerekmektedir. Blanchett her rolde bize kendi yabancılaşmamızı sunduğu için, hayatın bir noktasında ‘neden böyle davranıyorum?’ sorusunun cevabına ulaşıyoruz. Çekimleri Berlin’de yapılan ve Alman sinema olgusunun tüm derinliklerini bizlere sunan Manifesto, dünya sinemasına yön veren her bir ayrıntıyı nokta atışı yaparak gözlerimizin önüne seriyor.


Yazar Hakkında

1999 yılından bu yana sinema, tiyatro, jazz, blues ve arkeoloji üzerine yazılar yazmaktadır. 2 YIL Taraf Gazetesi, 4 yıl BirGün Gazetesi, 2 sene İstanbul Art News, 3 yıl Turkish Review’ da yazılar yazdı. Şu anda Sinematopya, Life Art Sanat, Tiyatronline, Tiyatro Gazetesi’nde, Artful Living’de köşe yazarıdır. Ntv Radyo’da sanat eleştirileri konuşmaktadır. UK Leeds’te Psikoloji eğitimi aldı.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑