Eleştiri

Published on Ağustos 11th, 2017 | by Betül Uludoğan

The Elephant Man Üzerine

Share Button

Fil Adam” 1980 yılında, David Lynch tarafından sahneye aktarılan, ABD ile İngiltere’nin ortak yapımı olan bir filmdir. Ayrıca Türkiye’de devlet tiyatrolarında, Rüştü Asyalı başrolünde sahnelenmiştir. Lynch, yönettiği filmlerde tipik bir özellik olarak, insanların duygularına, ihtiraslarına, şehvetlerine, meraklarına yani kişinin karanlıkta kalan hislerine başarılı bir şekilde odaklanır. Burada da insanın bu tür nitelikleriyle içsel bir sorgulamaya gitmesine, iyilik ve kötülüğün savaşını vermesine ortam hazırlamıştır.

Filme adını veren tabir, John Merrick adındaki bir gencin henüz anne karnındayken, annesinin bir fil tarafından yere yıkılması sonucunda, uğramış olduğu deformasyonu tanımlayan bir benzetme olarak kullanılmıştır. Merrick, adeta bir ucubeyi andıran görüntüsüyle insanların karşısına çıkmaya korkar; çünkü onu gören kişiler korku ve kaygı dolu bir tiksintiyle bakar. Sıradan bir insan gibi olmayan, farklı görüntüsünden dolayı toplum tarafından dışlanan, tecrit edilen bir varlığa ilişkin kibar görünümlü bakışların altında gizli bir aşağılama duygusu yatmaktadır. İnsanlar aslında o hilkat garibesine iğrenerek baktıkça kendi içlerindeki yabancılaştıkları, yüzleşemedikleri benliklerine bakıp, korktukları nesneleri görmektedir. Kişi, karşısında bulunan çirkinlikle kendi içindeki kötü, çirkin ve vahşi duyguları keşfetmektedir. İşte filminde asıl vermek istediği nokta budur!

Filmin takdir gören yanı, içinde bulunduğu dönemi bulunduğu konum ve şartlar itibariyle güzel bir şekilde yansıtmasıdır. Sanayi Devrimi’nin beraberinde getirdiği buhar makineleri ve yoğunlaşan fabrika dumanları, kötü ve pis hava soğuk İngiltere sokaklarında kendisini gösterir. Endüstrileşmenin peşi sıra meydana gelen bir tarafta zenginleşen, medenileşen burjuvazi toplum; diğer tarafta ise yoksullaşan, yozlaşan, bataklıklarda sürünen, sirklerde yaşayan ezik kalmış bir kesim arasındaki ince farklılık bir şerit halinde seyircinin seyrine sunulmuştur.

Yaşı ilerledikçe vücudundaki deforme olan yerleri de gelişimine bağlı olarak büyüyen ve gittikçe daha da çirkinleşen Merrick, film boyunca hep dile getirdiği annesinin güzel ve melek gibi oluşuna karşın kendisinin böyle korkunç yüzlü bir insan olmasını gururuna yediremez ve kendini annesi için bir hayal kırıklığı olduğunu düşünür. Aile, arkadaş ve dost yoksunluğunun vermiş olduğu özlemle, ıstırap dolu bir yalnızlığa bürünür. Yaşamının bir bölümünü sirkte bir adamın yanında geçirir. Ona tamamıyla sahip olmaya çalışan adam, Merrick’i bir meta olarak görür ve onu sirkte izleyiciye sunarak, ticarete soyundurur. Burada eleştirmemiz gereken kısım, böyle kötü görünen bir varlığın insanların merakları noktasında iğrençlikle tatmin edilip, bir pazara sunulmasıdır.

Bir diğer mühim mesele de yine o dönemde bilimin özellikle de tıp ilminin oldukça büyük bir öneme sahip olmasıdır. Tıp dünyasında bir benzeri bulunmayan bu vakayı incelemek isteyen Dr. Treves, Merrick’i görüp ona bir yandan yardımcı olmayı bir yandan da meslek sahasında adını duyurmayı dilemiştir. Herkes onu konuşmayan, düşünemeyen, aptal bir varlık olarak görür. Çünkü toplumdaki insanlar onu dış görünüşünden dolayı ötekileştirdiği, tecrit ettiği için böyle bir yargıya varmıştır. Ama doktorun da keşfiyle öyle olmadığı, onun da normal bir insan gibi bilinçli, zekalı ve konuşma yeteneğinin olduğu anlaşılır. Mesela Merrick, İncil’i ve dua kitabını çok iyi bilmekte ve diğer bireyler gibi okuyabilmektedir. Belki de din, onun için burada bir kılavuz, bir yoldaş, hayata tutunduğu bir dal gibidir. Tolstoy’un da dediği gibi ‘inanç, hayatın kuvvetidir.’

Dua ediyorlar; yerine getir ki inanç dönüşmesin umutsuzluğa…’

Anlaşıldığı üzere, Treves, Merrick’in kendisini keşfetmesi için çabalamasını sağlayarak ona büyük bir babalık etmiştir. Doktor Treves aslında bir baba figüründe olup, onu kırmayarak, incitmeyerek normal bir ilişki kurmaya çalışmıştır.

Merrick, diğer insanlar gibi uyumak istiyor. Ona yardım eden, onu seven, ona arkadaşım diyen, kendi benliğini bulmasını sağlayan, mutluluğuna sebep olan insandan yani doktordan medet umarak ‘beni iyileştirebilir misiniz?’ diyor.

O, bu seferde bakımını üstlendiği doktor tarafından sirk alanının yeri değiştirilerek bir gösteriye maruz kalmakta, Treves bu vakayı meslektaşlarına ders verir gibi anlatmaktadır. Sirkte ona sahip olan adam Merrick’ten para kazanma amacındaydı, şimdi de doktoru ona yardım ederek tıp dünyasında bir saygınlık kazanmak gayesinde. Şüphesiz bunu ahlak kavramı içerisinde ele alabilir, tartışmaya tabi tutabiliriz.

Yine etik kurallarının ihlali konusunda, hastane müdürünün gazeteye Merrick hakkındaki tüm bilgileri bir yazı içerisinde yayınlatması ve bunu devamlı olarak yapıp, insanların merak duygularını iyice kabartması çok yanlış sonuçlar doğurmuştur. Böylelikle Victoria döneminin saygın, ünlü insanları birbirleriyle adeta bir yarış halinde onu görmek için hastanenin yollarını aşındırmışlardır. Aslına bakacak olursak, Merrick’in hayatı izleyiciye sunulmuş bir şovdu.

Çünkü o, onu gören, tanıyan, hususi ziyaretine gelen insanlar tarafından göstermelik bir dünyanın içerisine hapsolmuştu. Gerek bunu yapan insanlar gerekse ünlü tiyatrocu kadının ona boş yere iltifatlar yağdırması, kişilerin kendilerine bir değer katmaları için, merhametlerini bir gösteriş edasıyla sergilemeleri için yaptıkları her şey sahte bir davranıştı. Merrick’e, olduğundan fazla duygu aşılamasında bulundular. Sen Romeo’sun, gibi. Onu hiç olmadığı ve olamayacağı bir karaktere bürüdüler. Böyle yaparak onun hem hayallerini hem de hayatını yıktılar. Ona iyilik süsü verip aslında kötülük yaptılar. İngilizlerin soğukluğunu hissettiren nazik görünümlü halleriyle, kendilerince bir aşağılamaya meydan verdiler. Ondan daha aşağılık olan insanların onu aşağılaması iç sızlatan bir durumdu. Çünkü dışarda fiziksel olarak deformasyona uğramamış olup da yüzlerine sahte bir maske takan insanlar kuşkusuz ki Merrick’ten daha tehlikeli. Belki de onun hiç gün yüzüne çıkmaması ya da o tür insanlara yönelik daha özel alanların inşa edilmesi ve onlara sıradan insanlardan eksik kalmayacak bir şekilde eğitim verilmesi gerekiyordu. O, bu dünyaya alışık değildi, onu bu duruma insanlar itti. Sirkte kendisini bir nevi hayvan gibi hissetmiş, daha sonra farklı bir yaşam alanına girerek insan gibi yaşamaya çalışırken etrafındakiler tarafından neye uğradığını şaşırarak, afallamıştır.

Bunun da sebebi toplumun bizlere dayattığı tekdüze bir estetik algısından kaynaklanmaktadır. Herkeste olan beğenilme kaygısı, iyi bir süzgeçten geçmiyorsa, beğenilmiyorsa toplum tarafından ötekileştirilir. İşte Merrick’te bizim beğenmediğimiz öteki insandı. İçimizdeki şeyleri tüm çıplaklığıyla apaçık gösteren bir aynaydı. O yüzden beğenmiyorduk. ‘Güzellik, çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtüdür,’ der Balzac. Üstümüzdeki tozlu örtüyü çekip atan da bizimle aynı olmadığı için dışladığımız Merrick idi. O, başaran bir taraftı. Filmin sonunda ‘başardım!’ diye haykırarak, nice başarılara imza attı. Normal bir insan gibi dışarı çıkmayı, giyinmeyi, insanlarla konuşup iletişimde bulunmayı, aşık olmayı, yüzündeki bozukluğun zekasının ortaya çıkmasına engel olmadığını bilmeyi; çizdiği ve maketini yapmaya çalıştığı Aziz Philip’i bitirmeyi de başardı.

Evet, Merrick başardı; peki ya biz, bu önyargılarımızı kırmayı başarabildik mi?

 


Yazar Hakkında

1994 Erzincan doğumlu. Üsküdar Üniversitesi'nde Psikoloji ve Felsefe eğitimi alarak, felsefeden mezun oldu. Sinemanın felsefi, psikolojik ve sosyolojik okumasıyla ilgili dersler aldı. Birkaç dergide konuk olarak sinema eleştirmenliği ve yazarlığı yaptı. Şimdi ise sinemayı daha renkli okuyabilmek için burada!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑