Avrupa Sineması Cosmos

Published on Eylül 17th, 2017 | by Hasan Cem Çal

0

Cosmos: Muhtelif Uyarıcılar Arasında

Share Button

Witold Gombrowicz’in aynı adlı romanından uyarlanan CosmosAndrzej Żuławski‘nin, bir başka büyük Polonyalı ustanın, son filmidir. Aslında film, görünüşe bakılırsa, yalnızca Żuławski’yi takip eden bir grup insan tarafından heyecanla karşılandı. Żuławski, her ne kadar sinemanın büyük yönetmenlerinden olsa da, çok geniş bir izleyici kitlesinin kaldırabileceği, hazmedebileceği filmler de üretmedi hiçbir zaman. Bu, yalnızca izleyici ile de sınırlı değildi; Żuławski’nin filmografisi incelendiğinde, birçok filminin yasaklandığı, engellendiği, vs., görülebiliyor. Ya da filmlerinin bambaşka şekillerde sunulduğu da oluyordu; Possession‘u herkes korku filmi listelerinden keşfetmemiş midir? Possession‘a bırakın korku demeyi, bir alt-janrda incelemek bile fazlasıyla abes görünüyor. Bir başka Żuławski filmini, Na srebrnym globie‘u (On the Silver Globe) İstanbul Film Festivali’nde izlediğimde bilim-kurgu diyemediğim gibi, hiçbir Żuławski filmini de hiçbir kalıba sığdıramıyorum. Cosmos da diğerlerinden farklı değil.

Cosmos‘u tartışırken; artık klişe bir hâle gelmiş, bir filmin hikâyesinin olup olmadığı sorunsalını bir kenara bırakacağım; çünkü ne kadar hikâyenin gerekli olup olmadığını sorsak da, daha bu tarz bir fikri belirtirken dahi bir süreçten bahsediyoruz, ve ister istemez hem ürünü hem de ürünün varolma koşullarını tartışıyoruz, bu da hikâyeden ve hikâyeleştirmeden kendimizi alıkoymamızı engelliyor. Ve hikâye ile ilgili sorun, her zaman biçimle, yapıyla ilgili bir sorun olduğundan, aslında önem teşkil eden şey hikâye değil, ama onun nasıl sunulduğu, daha doğrusu nasıl yoğrulduğu oluyor. Bazen yapı o kadar ön planda olabiliyor ki, hikâyeleştirmek güçleşiyor, ama bunun bir dürtü olduğu da yadsınamaz. Ama bazı filmler de var ki, bir hikâyesi, bariz bir hikâyesi olmasına karşın, dinamikleri o denli karmaşık ki, hikâyenin önemi ortadan kalkıveriyor. Cosmos‘un, işte böyle bir film olduğunu iddia edeceğim.

Her şey, Witold adında bir hukuk öğrencisinin Fuchs adında biriyle tanışması ve birlikte bir pansiyona yerleşmeleri ile başlıyor aslında. Her ikisinin de neden orada oldukları, çok net ve nedenselliği belirgin bir şekilde söylenemiyor. Pansiyona yerleşmeden önce yolda, dala asılı bir serçe görüyorlar, ve buna bir anlam veremiyorlar. Pansiyonun sahiplerinin tavırları garip, her şey garip, hiçbir şey olması gerektiği gibi hareket etmiyor. Ev sahibinin kızını görüyor Witold; kız çok güzel, dudakları harika, ama hizmetçinin de dudakları bir garip; Witold dudakları, yalnızca dudakları düşünmeye başlıyor. Aynı zamanda da bir kitap yazıyor; bu kitap, Gombrowicz’in yazdığı kitap, ama bir yandan da değil, ama öyle de. Sonra asılı serçeyi tekrar inceliyor Fuchs’la Witold; hâlâ bir şey değişmemiş gibi görünüyor. Evi inceliyorlar, muhtelif köşelerde ok işaretleri var; onlar bir yeri gösteriyor, gösterdiği yer bir başka yeri gösteriyor. Bir odada bir şeyler bir yerlere asılmış, bir şeylerin üzerine bir şeyler batırılmış, her yerde delikler var. Sonra yine dudaklar hatırlanıyor. Witold kitabını yazmaya devam ediyor. Fuchs da bir kutunun içine kurbağa saklıyor. Sonra Witold ev sahibinin kızını, Lena’yı dikizliyor, Lena kocasıyla beraber oluyor. Witold Lena’nın kedisini öldürüyor. Ve hikâye böyle devam ediyor. Atladığım yerler var, ama çok önemli de değil, zaten Cosmos‘un kendisi bir fragman gibi işliyor. Peki, en mühim soruyu soralım; bu film, bir hikâyeden oluşuyor olmasına karşın, hiçbir şey anlaşılmıyorsa, ya da pek de bir şey ifade etmiyorsa, nasıl çalışıyor?

Cosmos‘un hikâyesi, bir bakıma görünüşte, ilk bakışta bir hikâyedir, denebilir. Bunun altında değil, ama üstünde, neredeyse yüzeyde her şey beliriyor. Daha en baştan bir serçenin asıldığını görülüyor, Lena’nın dudakları, hizmetçinin dudakları, asılı başka şeyler, bir ok, bir araba, ev sahibinin bağırmaları, Witold’un yazdığı kitap, Fuchs’un kurbağası ve buna benzer her şey, aslında filmin yüzeyini dolduruyor. Öyle ki, bir hikâye oluşturmak, bunları kavramaktan çok daha güç bir faaliyet hâlini alıyor. Böyle bakıldığında, film boyunca maruz kalınan her şey, bir bakıma bir uyarıcı hâlini alıyor. Bir karakterin yaşadığı nevrozdan ziyade, toplu bir nevroz, kolektif bir histeri krizi söz konusu, denebilir. Hiçbir şey genel bir soruna; parasızlığa, eşsizliğe, işsizliğe, vs.’ye göndermiyor; bunun yerine, bir serçenin neden asıldığı, veya Witold’un Lena’nın kedisini öldürdükten sonra neden astığı önem teşkil ediyor. Aslında, her şey olabildiğine spesifik yoğunlukların tezahür ettiği bir mikro-evrende geçiyor gibi gözüküyor. Herkesin derdi başka, ama bir yanda da birbirlerini uyarıyorlar. Ana karakterimiz Witold, bu muhtelif uyarıcılar arasında, bu çığrından çıkmış insanlar arasında, belki de tutunulabilen tek dal, ama onun da ne kadar kavranabildiği tartışılır, ki Lena’nın kedisini öldürdükten sonra, o da bu sürecin içerisine dahil oluyor. Çünkü görüyor ki, bir serçe onun gelmesinden önce asılmış, fakat bir kediyi şimdi o astı, demek ki burası bir şeyleri astırıyor. Hızlı bir karar, ama yine de bir karar.

Elimizde, bir nedenler silsilesinden çok; garip imgeler, ansızın ortaya çıkan semptomlar, anlık etki-tepkiler var. Ve bunlarla ne yapacağımız konusunda da hiçbir fikrimiz yok. Böyle bir çılgınlık ile ilerliyor Cosmos. Leon’un Lena’nın kedisinin ölümünün ardından, tüm grubu bir gezintiye çıkarma fikri de, diğer her şey gibi hiçbir şey ifade etmiyor; sözde, Leon tüm gruba bir manzara göstermeyi planlıyor. Buna göre, bundan 27 yıl önce, karısını aldatmış olduğu yere gidiyorlar. Ve Leon orada bulunmak istiyor. Aslında, manzara ya da başka bir şey yok. Bu yolculuğun ardından, Leon’la konuşan Witold, onun ‘Berg!’ dediğini duyuyor, bu da, kelime anlamıyla, bir şey ifade ediyor gibi gözükmüyor. Ama durmadan tekrar eden bir kelime hâlini alıyor. Bu noktada araya girersem; bu ve buna benzer şeylerin, aslında kitabın özüyle ilgili olduğunu belirtmek gerekiyor. Cosmos‘un kitabıyla filmi arasında birçok benzerlik bulunduğu gibi, birçok farklılık da mevcut, denebilir. Örneğin, Witold’un Pasolini’ye verdiği referans, kesinlikle kitapta bulunmuyor. Ya da Witold’un masaüstü arkaplanında Lena yok ve benzeri şeylerden söz edilebilir. Böyle bir noktada, bu farklılıkların ve benzerliklerin nasıl bir yönde işlediğini tartışmak şart oluyor.

Żuławski’nin Cosmos’u neden adapte ettiği ile ekstra bir sorgulamaya gitmiyorum, çünkü her şey gayet açıkmış gibi geliyor. Gombrowicz’de de, Żuławski’de olan absürdlük, enerji ve delilik var. Ama Żuławski’nin böyle bir girişimde bulunması için, ister istemez bir nedeni olması gerektiği de düşünülüyor. Kanımca, Żuławski’nin üzerine gittiği şey, aslında Cosmos‘un yaratmış olduğu uyarıcılara, düzensiz yoğunluklara birer imge bahşetmek, onları izleyici için de kolayca maruz kalınabilir kılmak. Aslında bu, Gombrowicz’in kitabının sağlamasını yapmak olarak da anlaşılabilir, ki biraz da öyle. Ama bir yönden de bundan fazlası, çünkü kitaba bir imge bahşedildiğinde, ister istemez de ondan kopuluyor. Ve filmin hem Cosmos‘u andırıp, hem de andırmamasının nedeni de bu olabilir. Yani, Żuławski’nin Cosmos‘u yalnızca bir plan olarak kullandığı, onu adapte etmekten ziyade, ona adapte olduğu, bir nevi kitabı deneylediği de söylenebilir.

Tags: , , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi’nde Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Kuledibi’nde, Birikim’de ve Sinematopya’da yazıları yayımlanmıştır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu’nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑