Dünya Sineması

Published on Eylül 26th, 2017 | by Betül Uludoğan

0

Dangal (2016): Bir İnsan Hayaliyle Güreşebilir Mi?

Share Button

Bir hayali yaşamak uğruna onunla kıyasıya savaşmak… Kişi mi galip gelir, yoksa kurduğu hayali mi? Her iki sonuçta da kazanan insanın kendisi midir? Ya da istediğini elde etmek için mi çaba sarf eder, ısrarla? O halde insanoğlu, hayalini kurduğu şeyin gerçekleşmesi ve arzu ettiğine kavuşması için her şeyle mücadele edebilir. Evet, güreşebilir; bir baba ise, hem de bir kız babası ise.

Hint filmi olan Dangal da tam olarak bu konuya isabet ediyor. Film türlerinden biyografik ve dram şeklinde kategorileştirilen Dangal, Nitesh Tiwari yönetmenliğinde 2016 yılında çekilmiştir. 160 dakika boyunca seyirci, bir güreş hayranı olan baba (Mahavir Singh Phogat) ile iki kızının (Geeta Phogat- Babita Kumari) arasında yaşanan hayal karmaşasını izler.

Başrollerini Aamir Khan, Sakshi Tanwar, Fatima Sana Shaikh’nın paylaştığı filmdeki oyuncular, üst düzey bir performans göstererek filmden beklentiyi yüksek kılmışlardır. Aamir Khan’ın oynadığı, hayranlıkla izlettiren klasik bir Hint filmi diyebiliriz, sadece bir farkla: Diğer Hint filmlerinde sürekli şarkı ve eğlenceli dansları izleyen seyirci bu sefer eş güdümlü ve olayla alakalı şarkılara eşlik ediyor. Yani filmin ortasında çalınan şarkı filme bir virgül koymayıp, ona devam sağlayarak bir bütünlük oluşturuyor. Bu yönüyle filmin daha eğlenceli ve akıcı hale gelmesi kaçınılmazdır.

Baba Mahavir, gençlik yıllarında güreşe büyük bir tutkuyla bağlanmış, alanında çeşitli derecelere sahip olmuş, ama konu geçim noktasına gelince ailesi tarafından bu yeteneğine dur denilmiş bir şampiyon. İçinde ukde kalan parçayı yaşatmak uğruna, güreş şampiyonu erkek çocuğu yetiştirmeyi arzulayan bir baba. Bunu çok arzuladığından olacak ki, bir türlü erkek çocuğuna sahip olamamış ve dört kız babası olarak kalmıştır. Köy halkı bile türlü batıl inançlarla Mahavir’in bir oğlu olmasını yürekten dilemiştir. Yine çok istediği için bir imtihan sürecine girmiştir. Arzu ettiği şey, ülkesini temsil eden uluslararası bir arenada, kendi yöntemleriyle yoğurduğu şampiyon bir güreşçi inşa etmekti. O, iki büyük kızıyla kırıklığa yüz tutmuş olan hayalini nasıl duasının kabulü olarak yaşadığını bizlere ispatlamıştır.

Filmdeki olayları, Mahavir’in yeğeni olan Omkar’ın dış sesiyle anlatmasına şahit oluyoruz. Onun gözünde Mahavir’i sert, idealist bir amca olarak tasvir ediyoruz. “Boğulmakta olan bir insan için tek bir dal parçası bile umut olmaya yeter, derler. Amcam dal parçası değil iki cankurtaran bulmuştu.”

Evet, baba Mahavir gözünün önündeki kıymetleri fark etmeye başlayınca o iki kız babalarını gerçekleştiremediği hayaliyle cebelleşmekten kurtarıyor. Bir gün Geeta ve Babita, onlara –kabaca- laf atan bir erkek çocuğunu dövdükleri için Mahavir’e şikâyete gelen ailesi sayesinde kızlarının farkına vararak, onları yeni yeni tanımaya başlar. İşte o gün gözlerinin içi güler ve kızlarını güreşçi olarak yetiştirmeye karar verir. Hem de tüm karşı çıkmalara, köydeki dedikodulara rağmen.

Filmde aşikâr olan şu ki, anne faktörü hiç yok denecek kadar az bir yere sahip. Baba figürünün ise iletişimi oldukça güç. Bunu Aamir Khan oldukça başarılı bir şekilde yansıtmış. Annenin bu alışılagelmişin dışında oluşan olaya karşı müdahale etmesi, sadece bir iki yerde kendisini göstermiştir. Bu da şüphesiz, katı kurallarıyla erkeğin egemen olduğu toplumda, kadının geri planda kalmasıyla Hindistan’ın sosyal yapısını gözler önüne sermiştir. Filmde karı-koca arasında geçen bir diyalog:

-Hayallerin için kızların hayatını mahvetme!

-Bir yıl denememe izin ver. Bir yıllığına duygularını içine göm. Yanıldığım ortaya çıkarsa ben de duygularımı temelli gömerim.

Nihayetinde kızlar başlıyor hazırlığa, şaşkın bir vaziyette. Onlara sorulmuyor bile ne yapmak istedikleri. Heveslerine ve hayallerine hiç danışılmıyor. Babalarına olan sitemlerini ancak şarkı sözüyle dile getirebiliyorlar: “Zararsın sen sağlığımıza baba!” Yoğun süren antrenman gereği şort giyinip, saçlarının kesilmesi uğruna benliklerinden ve kimliklerinden birer parça daha kaybetmenin acısıyla kıvranıyorlar. Ve bunu da o dövdükleri çocuğun bir cezası olarak algılıyorlar. Medeti annelerinde ummak istiyorlar, “Yeter ki, kurtar bizi bu güreşten. Ne dersen yaparız” diyorlar; ama nafile!

Babanın baskıcı tavrı üzerine tüm ev işlerinden muaf tutulan, gelişim çağındaki kızlar görünüşte artık tam olarak bir erkek çocuğu haline geliyor. Pek tabii, çevreden sosyal bir kabul alamıyorlar, sürekli dışlanıp hor görülüyorlar. Bu da onları, güçlerini kullanmaya itiyor. Aslına bakılırsa baba Mahavir, dönemin şartlarına göre kız çocuklarını kısa giydirerek, onları farklı bir alana sürerek ve yeri geldiğinde fiziksel temasa göz yumarak kimsenin yapamadığını yapma cesareti göstermiştir.

Geeta ve Babita bir gün babalarından habersiz, muhtemelen akran oldukları bir arkadaşlarının kına gecesine gitmek isterler. Bir kadının doğası gereğince süslenirler, anneleri bu duruma pek sevinir. Çünkü artık kızları, normal standartlarda bir kız evladı gibi gözükmeye ve davranmaya başlamıştır. “Herkes doğasına, fıtratına uygun davranmak zorunda mıdır?” sorusu beliriyor zihinlerde. Bu konu daha etraflıca ele alınabilir, şöyle ki: Mesela Budizm, insanın yaşayış biçimine önem veren bir anlayışı benimser. İnsan doğasına ait olan güçleri önemser. Nietzsche de benzer bir fikirle insanın kişisel gücüne ve özünü ortaya koyan davranışlarına ehemmiyet verir. “Senin düşünce ve duygularının arkasında güçlü bir hâkim, dünyaca bilinmeyen bir şey bulunuyor ki, o kişiliğindir” der. Peki Geeta ve Babita, güreşerek mi kendi doğalarının gereği gibi davranıyorlar, yoksa normal bir kız çocuğu gibi davranarak mı mutlu oluyorlar? Belki de en önemlisi bu; kızlar hangi kişilikteyken daha mutlular ve kendilerine yabancılaşmamış hissediyorlar?

Kına gecesinin olduğu o keyifli sahneye tekrar gidecek olursak, göze çarpan ve bir o kadar da iç sızlatan durumla karşılaşıyor seyirci. Salona bir hışımla giren Mahavir, yeğeni Omkar’a tokat atar ve apar topar hepsi eve geri döner. Çünkü kızlar yorgun olursa sabah 5’teki antrenmana kalkamayacak ve sağlanan tüm disiplin birden bozulacak düşüncesiyle hareket eder. Kızlara kızsın, tokat atsın denilmiyor tabii ama Omkar’ın suçu neydi? Erkeği üstün tutan bir medeniyet düşüncesinde baba, kızları erkekten daha üstün hale getirmeye çalışıyor. Neticede yine bir orta yolu bulamamak ve adaletsizce davranmak can sıkıyor. Filmi bize canlı kılan Omkar karakteri, sadece bir konuk oyuncuymuş gibi arka planda kalıyor.

“Aynı anda ya antrenörleri olabilirim ya da babaları. Antrenör iş başındayken babanın kenara çekilmesi gerek” diyen Aamir Khan aslında çok ilgili bir babayı oynuyor. Artık bir yerde hayalinden değil de işinden vazgeçen bir babayı… Kendisi için de olsa kızlarının geleceğini düşünen bir baba rolünde. Diğer iki küçük kızıyla da ayrı ilgileniyor, onları da ihmal etmiyor. Ama sevgisini pek belli etmemesinden kaynaklanan bir iletişim sorunu olduğu gerçeği de mevcut.

Aradan yıllar geçer, kızlar büyür ve tabii bu arada isimlerini ulusal düzeyde duyuracak kadar başarıya sahip olurlar. Artık bu hayatı benimseyen Geeta, daha profesyonel bir eğitim almak ister. Ulusal Spor Akademisi’ne gitmek için babasını ikna etmeyi başarır. Akademiye ilk girişinde yeni antrenörünün “öğrenmeyi unutun, önce unutmayı öğreneceksiniz” sözüyle amatörce aldığı eğitimleri yavaş yavaş unutmaya başlar. Hayatındaki kısıtlamalarından kurtulmaya çalışarak, özgürlükle tanışır. Ona göre eğitim işte o an başlamıştır. Saçlarını uzatır, ojeler sürer, kişisel bakımına özen gösterir. Evet, bunlar da olması gereken şeylerdir, ama unuttuğu bir şey vardır. Babasının manevi desteğini almamış, nereden geldiğini unutmuş ve birçok yenilgiye maruz kalmıştır. Baba Mavarih, o an tüm çabasının bir hayal olduğunu görmüş ve yıkılmıştır. İsmet Özel’in dediği gibi “Allah, insanı iddiasından vurur” sözünün hayalinden vurulmasının bir anlık örneğini yaşamıştır.

Sonra kardeşi de yanına akademiye gitmiş ve ablasına çok değiştiğini söyleyerek, “sen kendi tekniklerine güven, ben babamın tekniklerine güvenmeye devam edeceğim,” demiştir. Bunun üzerine Geeta silkelenerek kendine gelmeye başlamış ve babasından özür dilemiştir. Yine beraber antrenman yapmaya başlamışlardır; illegal de olsa. Bu sefer babası, Geeta’yı uluslararası altın madalyayı kazanmak uğruna çalıştırır. Yeni antrenörle, onu bu günlere getiren koçu arasında oluşan çatışma, karışıklık ve çekişmeli durumlar Geeta’nın aklını karıştırmaya yetmiştir. Uzun ve yorucu uğraşlar sonucu, seyirci Geeta’nın tüm müsabakalarını heyecanla izler. Filmin en takdir gören yanı, oyuncuların fevkalade sergilemiş oldukları oyunculuklarıdır.

Güçlü görünen yeni antrenör, içinde güçsüzlüğüyle cebelleştiği, kendisine yetemediği, sadece kötü olmak için uğraştığı için sahanın içinde oyun kurallarını değiştirir. Geeta’nın doğasına aykırı olan pozisyonlarda bulunmasını söyler. Hâlbuki babası, kızını daha iyi tanıdığı için nerede, nasıl hareket etmesini bilir ve o yönde taktik verir. Yeni antrenörün gözünü bürüyen başarı dolu hırsken, babasının gözünü bürüyen tek şey de fedakârlıkla dolu bir hayaldi. Belki de ikisinin tek ortak noktası, arzuları için birini araç olarak kullanmalarıydı.

Ve o aylarca, hatta yıllarca beklenen büyük final günü gelir. Final arifesinde Mavarih, Geeta’ya akıllardan çıkmayacak, unutulmayacak bir kız olarak tüm dünyaya örnek olması gerektiğini, oyunu da bu bilinçle oynamasını söyleyerek telkinlerde bulunur.

…Erkeklerden aşağı görülen bütün kızların zaferi olacak ev işi yapmaya zorlananların çocuk doğurması için evlendirilenlerin… Yarın sadece o Avusturalyalı ile mücadele etmeyeceksin, kızları aşağı gören bütün insanlarla mücadele edeceksin!” diyerek tüm cihan yine Aamir Khan’dan ibret dolusu ders alır. Kadını hor gören bir milletin, kızını yücelten babası!

Zor da olsa bir hayal gerçekleşir. İştiyakla beklenen babanın kızlarıyla kucaklaşma sahnesi seyirciyle kavuşur. İlk kez Mavarih, kızlarına sarılarak “gurur duyuyorum” demiştir. Acaba Geeta, altın değil de gümüş madalyayı kazansaydı yine babasının o kucak dolu karşılamasına erişebilecek miydi? Bence Geeta, önce babasının ön yargı duvarlarını yıkmayı başarmış ve önce onun şampiyonu olmuştur; dünyanın değil.. Çünkü, “bir kızın yüreğine ilk babası yağar!”


Yazar Hakkında

1994 Erzincan doğumlu. Üsküdar Üniversitesi’nde Psikoloji ve Felsefe eğitimi alarak, felsefeden mezun oldu. Sinemanın felsefi, psikolojik ve sosyolojik okumasıyla ilgili dersler aldı. Birkaç dergide konuk olarak sinema eleştirmenliği ve yazarlığı yaptı. Şimdi ise sinemayı daha renkli okuyabilmek için burada!



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑