Sessiz Sinema

Published on Eylül 1st, 2017 | by H. Necmi Öztürk

Kameralı Adam: Hareket ve Devinim

Share Button

“Bir film asla sadece bir film değildir” sözü klişe olabilir ama bu saptama sinema tarihinde en çok da Dziga Vertov’un “Kameralı Adam” filmine uyuyor. Vertov, Sovyet bir yönetmen olmaktan, en azından başlangıçta, gurur duyuyor ve “davaya uygun” filmler çekmekten geri durmuyordu. Ne var ki SSCB Komünist Partisi Vertov’un çektiği bazı filmlere (Lullaby, Three Songs of Lenin, vs.) müdahale etmeye kalktığında sert bir şekilde karşı koymuştur ki bu davranış, tek parti yönetimi altındaki SSCB’de büyük cesaret ister.

Dziga Vertov Sovyet sinema anlayışını açımlayan bir manifesto da kaleme almıştır ve yanında çalışan Sovyet sinema emekçileri (“kinoklar”) ile birlikte bu ilkelere uygun filmler çekilmesini savunmuşlardır. “Drama halkın afyonudur”, “Kahrolsun burjuva senaryoları!” gibi maddeler içeren bu manifesto o dönemde son derece popüler olmasına karşın, bugün, 88 yaşındaki “Kameralı Adam” filmine, sadece bu manifesto maddeleri üzerinden yaklaşamayız.

Bu film sadece bir film olmadığı gibi, aynı zamanda tarihsel bir belge, sinema tarihinin dönüm noktalarından birini oluşturan bir deney, bir belgesel, her şeyden önce de büyüleyici bir sinema deneyimidir. Altı bölümden oluşan, 69 dakikalık bu film, içinde bulunduğumuz 2017 yılında, izleyende eski, artık geçerliliğini yitirmiş bir görsel ürüne bakıyormuş izlenimini bırakmak şöyle dursun, tam tersine izleyicide coşku uyandıran, her izleyişte yenilenen görsel bir ziyafet. Ve filmin bu özelliğini de elbette Dziga Vertov’un hareketi, devinimi kaydetme tutkusuna borçluyuz. Yönetmenin Denis Kaufman olan asıl adını “fırıldak” anlamına gelen Dziga Vertov’a dönüştürmesi de bu açıdan hoş bir nükte olsa gerek.

Manifesto yazmayı, kurallar koymayı sevse de Vertov, Parti’nin sanata müdahale etmesine her zaman karşı durmasıyla da belli ettiği gibi, sanatsal anlamda sınırlara hep karşı çıkmıştır. Zira “Kameralı Adam” filminin başında da, bir dizi kural sunar bize yönetmen: “Bu film, bir sinema deneyidir ve ne ara yazıların, ne tiyatronun, ne senaryonun, ne oyuncuların, ne de edebiyatın yardımı olmaksızın çekilmiştir”. Ne var ki bu kuralların bazılarını, filmi ikinci veya üçüncü izleyişimizde, olabilecek en şiirsel biçimde çiğnediğini görmekteyiz. Örneğin “film oyuncusuz çekilmiştir” önermesi, filmin ilk dakikalarında sabah yatağından kalkıp giyinen, yüzünü yıkayan bir kadının yakın çekim planlarıyla bozulur. Bu sahneler elbette kadın oyuncu ile birlikte belli bir düzenleme gerektirir.

Ancak izleyicide “Evreka!” hissini uyandıran esas büyük keşif, bu filmin veya Vertov’un deyimiyle bu “deney”in, aslında baştan sona kurgulanmış, uzun uğraşlar sonucu montaj masasında vücut bulmuş bir anlatı olduğu gerçeğidir.

Vertov filminde, montaj masasında olup bitenleri bile doğrudan seyirciyle paylaşmaktan çekinmeyecektir. Ne de olsa gerçekçilik, belgesel sinema yaratımı, tam bir şeffaflık gerektirir. Filmdeki montaj masasında oturan kişi ise, Vertov’un karısı Elizaveta Svilova’dan başkası değildir. Kendisi gerçekten de Kameralı Adam’ın montajını yapan kişidir. Filmdeki kameralı adam’ın da Vertov’un kardeşi Mikhail Kaufman olduğu düşünülürse, sinema tarihine damgasını vuran bu yapıt, bir ailenin elinden çıkmıştır. Öte yandan bu üç isim, Dziga Vertov, Elizaveta Svilova ve Mikhail Kaufman, Sovyet sinema tarihinde sadece ailesel bağları bulunan üç kişiden çok daha fazlasıdır. Kendileri Vertov’un kurduğu “Üçlü Konsül” (Soviet troikh) çatısı altında, Sovyet sinemasına yön vermek amacıyla LEF dergisini çıkartmış, yukarıda bahsettiğimiz ünlü manifestoyu kaleme almış ve birçok sinema eleştirisi yazmışlardır.

Filmdeki hareket olgusuna dönersek, gerçekten de devinime, bitmek tükenmek bilmeyen harekete bir övgü niteliğindedir. Özellikle de hareketin kaydedilme şekline. Örneğin filmde aslında bir değil, iki kameralı adam vardır. Elbette filme adını veren, Vertov’un kardeşi Kaufman’ın çok çeşitli yerlerde (yüksek bir köprü veya binanın tepesi, kömür madeni, demir madeni, hızla giden bir araba veya tren, tren raylarının altına kendini gömdüğü çukur, vs.) çekim yapması ve bu görüntüleri izleyiciyle paylaşmasıdır. Ne var ki Kaufman’ı çekim yaparken görmemizi sağlayan, elbette ikinci bir kameralı adamın varlığıdır. İzleyici olarak bazen birinci, bazen ikinci kameralı adamın çektiklerini görürüz. Vertov kamerasını en olmadık mekanlara yerleştiredursun, gündelik hayatın devinimi, hem de 1929 tarihli bir sessiz filmden beklenmeyecek kadar hızlı bir şekilde bu sinemasal deneyin her karesine işlemiş durumda.

Hareket konusunda, Vertov’un, filmin 23. dakikasında yaptığı ise, tam bir ders niteliğinde: İzleyici olarak kendimizi hareketin büyüsüne kaptırmışken, birdenbire akan pelikül, yerini fotoğraflara bırakır. Ve bu sabit görsellere baktığımızda, hareketin büyüsünün bir kez daha farkına varırız. Bu görseller, hareketten yoksun oldukları ve sadece bakan kişinin zihninden geçenler aracılığıyla anlam kazanabilen ürünler oldukları için, bize birdenbire çağdışı, zaman aşımına uğramış, tarihin tozlu raflarından birer imge olarak görünür. Bizi ilgilendirmez bu eski fotoğraflar, antik, yitip gitmiş varoluşlar.

Fransız sinema göstergebilimcisi Christian Metz’in “Fotoğraf, bakan kişide ‘eskiden olup bitmiş bir olaya’ bakıyormuş izlenimi bırakır” önermesi, veya en temel düşünce yapılarına başvurursak Aristoteles’in “Mimesis” kavramı üzerinden yaptığı “bir hareketi, bir eylemi taklit etmenin en iyi yolu yine harekettir” saptaması, Vertov’un filminde vücut bulur, hareketten fotoğrafa yapılan bu ani geçiş sayesinde. Bu durağan imgelerin her birinin, aslında filmin ilerleyen dakikalarında karşımıza çıkacak olan, bir saniyede gözümüzün önünden geçen 24 kareden biri olduğunu fark etmemiz ise bu sinemasal deneyimin ne kadar da dahiyane bir şekilde yaratılmış olduğunu gözler önüne serer. Birçok sinema okulunda, birçok üniversitede ders olarak okutulan bu filmi, bu tarihi belge niteliğindeki hazineyi izlemenizi şiddetle öneririm. “Kameralı Adam”, sinemayı sinema yapan en önemli olgulardan birine, harekete, devinime adanmış en güzel filmlerden, sinemaya yapılan en anlamlı saygı duruşlarından biri.

Tags: , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

Beş yaşında anne ve babasıyla bir yazlık sinemada mavi tahta sandalyelere oturup açık havada ilk filmini izlediğinden beri sinemanın büyüsüne kapılmış, yedi sanat dalının hepsini karışık sırayla seven bir sinema, edebiyat ve müzik tutkunu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde 2005 yılından beri akademisyen olarak çalışmakta, kendi blogunda (http://loudandvisual.wordpress.com) sinema ve müzik üzerine bir şeyler karalamaktadır. Bir de filmleri DVD’den izlemeyi sever.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑