Avrupa Sineması Le bonheur: Çifte Mutluluk

Published on Eylül 20th, 2017 | by Hasan Cem Çal

Le bonheur: Çifte Mutluluk

Share Button

Agnès Varda’nın az bilinen filmlerinden biri Le bonheur, ama her az bilinen film gibi oldukça değerli ve izlenmeye değer. Varda’nın her filminde yepyeni şeyler denediği bilinir, hattâ bunu öyle bir noktaya getirir ki bazen, filmi eklektik ve bayağı olmaktan da kurtulamaz. Ama yine de, Varda bunu oldukça iyi kontrol edebiliyordu; ne yaptığını çok da bilmesine, titizce elemesine gerek yoktu; belki de bu nedenle ona Fransız Yeni Dalgası’nın büyükannesi diyorlar hâlâ. Dönüp baktığımda, Varda’nın çok sayıda filmini izlediğimi görüyorum, ama uzun metrajları hariç, bunları izlemek için özel bir çaba sarf ettiğimi, aradığımı taradığımı da hatırlamıyorum. Bir açıdan, Varda’nın filmlerini tüketmek, Woody Allen’ı tüketmeye benziyor; nasıl tüketildiğinin farkına dahi varılmıyor. Ama Allen’ın aksine, onun her filmi yepyeni, capcanlı, dopdolu. Le bonheur da onlardan biri.

Aslında, bu benim Le bonheur‘ü ikinci izleyişim. Gördüm ki, ilk izleyişimden bana kalan yalnızca filmin sonlarıydı, sanki başlarında hiçbir şey olmuyordu ve hatırlanacak bir şey de yoktu. İkinci izleyişimde gördüm ki, çok da yanılmamışım; belleğimin azizliği değilmiş düşündüğüm. Ama bu unutkanlığı doğru kavramak, anlamak için filme tekrar geri dönmek gerekiyormuş, ki bazı filmler ancak ikinci, üçüncü izleyişin ardından tam olarak oturabiliyor. Ve bu geçen süre içerisinde de, izlenen filmler ile bir şeyler pekişmeye başlıyor. Le bonheur da, dediğim gibi, bu tarz filmlerden biri. Çünkü Varda’nın diğer filmlerinin aksine, çok direkt ve naif bir konusu var. Bu, onu unutulabilir kılan şey; özellikle de daha toy bir izleyici için. Konu basit; iki çocuklu bir ailenin babası, mutlu evliliği sürerken, postanede tanıştığı bir kadınla ilişki yaşamaya başlıyor. Her şey kaba hâliyle bu kadar, denebilir. Ama Varda bunu öyle bir sunuyor ki, hem olanlara inanılamıyor, hem de inanmak istediğimiz birçok âna rastlanıyor. Bu, filmin renklerinden, sıcak atmosferinden, müziğinden ve oyunculuklarından da kaynaklanıyor. Ama Le bonheur‘de aslolan, konunun işleniş şekli ve seyirciyi garip bir kararsızlıkta bırakan yapısı. Le bonheur‘ün karakterleri, hem fazlasıyla gerçek, hem de bir masaldan fırlamış gibi; hiç kimsenin tarafı tutulamıyor, belirli karşıtlıklar olduğu düşünülse de. Çünkü film, durmaksızın karakterlerden ve onların arasındaki dinamikten üstün bir şeye gönderiyor, ki o da mutluluğun kendisi. Ama nedir bu mutluluk?

Varda’ya ve yine çoğu kişiye göre, sevmek ve sevilmek, denebilir. Ama Varda çok da yeni olmadığını düşündüğüm bir şey koyuyor ortaya, ki bu da çifte mutluluğun ta kendisi. Buna; aynı anda iki kişiyi sevebilmek, birden çok mutluluk yaşayabilmek, mutluluğun çokluğu, da denebilir. Karı ve Koca birbirlerini oldukça seviyorlar, ama yine de Koca, bir başka kadını da, Karısıyla aynı şekilde olmasa da, sevebiliyor. Ve Varda’nın kurduğu dinamik, bunu ister istemez meşru kılıyor; bu, hiçbir şekilde garipsenmiyor. Doğru olduğu veya yanlış olduğu da belirtilmiyor, yalnızca oluyor. Ve bu nedenle de oldukça kabul edilebilir. Kocanın birlikte olduğu kadınla konuşmalarında, Karısını sevdiği ve ona hâlâ âşık olduğu görülüyor, ama kadını da seviyor, ve Karısından bambaşka bir şekilde seviyor. Varda, tüm karakterleri olabildiğince mutlu bir şekilde yarattığından dolayı, hiçbirine az da olsa negatif duygular beslemek dahi mümkün olmuyor. Ama tabii ki film, bir bütün olarak, bir melodram tadı da kesinlikle vermiyor; duygular arası keskin geçişler, aşırıya kaçışlar söz konusu değil. Yalnızca, herkes fazlasıyla mutlu, diyelim. Ama Le bonheur, sonuna doğru bir garip kavşağa da giriyor.

Le bonheur‘ün sonunda, Kocanın Karısıyla konuşmasının ardından, yani Karısından başka birini daha sevdiğini ama Karısına hâlâ âşık olduğunu söylemesinin hemen sonrasında, Karısı intihar ediyor. Ama intihar etmesine karşın, Kocasıyla konuşurken çok mutsuz da gözükmüyor; yalnızca biraz buruk olduğu söylenebilir. Kocasıysa büyük bir şok ve üzüntü içerisinde, gereken her şeyi yapıyor. Ardından zaman geçiyor. Ve Kocanın ilişki kurduğu, postanede çalışan kadınla Kocanın tekrar bir araya geldiği görülüyor. Her şey yoluna girmeye başlıyor; çocuklar mutlu oluyor, eşler mutlu oluyor. Ama ister istemez intihar eden kadının imgesi, bir diğer kadında aranmaya başlıyor. Kaçınılmaz bir şekilde, yaşayan kadın, ölü olanın yerini alıyor. Ve film, başladığı şekilde, küçük bir farkla bitiyor; ilk sahnede, Karı ve Kocayı çocukların elleri bağlarken, son sahnede ise eller, çocuklar bağlamaksızın, birleşiyor. Basit bir mutluluk mu? Mutluluğun ta kendisi mi? Çifte bir mutluluk mu? Kim bilir. Ama tek bir şey söylenebilir ki Le bonheur, melodramatik ve dramatik sınırların eşiğinde dolaşan, ama bir yandan da bunlardan uzaklaşan, kaçınmaya çalışan, garip bir mutluluk tasavvuru sunuyor.

Tags: , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi, 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, İletişim Fakültesi'nde, Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu'nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑