Film Festivalleri

Published on Eylül 30th, 2017 | by Yaşam Kaya

Yorgos Lanthimos’dan Bir Şaheser Daha: The Killing of a Sacred Deer (2017)

Share Button

2017 Cannes Film Festivali’nde ‘En İyi Senaryo’ ödülünü alan Yorgos Lanthimos’un yeni filmi The Killing of a Sacred Deer, Türkiye prömiyerini 24. Uluslararası Adana Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Lanthimos daha önce The Lobster’da beraber çalıştığı Flilppou ile beraber senaryosunu yazdığı filminde yine The Lobster’dan tanıdığımız Colin Farrell’ı kamera karşısına geçirmiş. Nicole Kidman-Barry Keoghan ikilisiyle tamamlanan muhteşem üçlü kadro, şimdiye dek görmediğimiz sıra dışı bir öykü ile akıllara durgunluk veren yapımı gözler önüne sermiş. Lanthimos; Kinetta, Dogtooth ve The Lobster filmlerinde sürrealizmin zirvesine çıkıp, kendisine has bambaşka üslup belirlemişti. Bu filminde yönetmen mitolojiye kadar uzanıp, geyik simgesi üzerinden hayat ağacı olgusunu sorguluyor. Asya mitolojisinden yakaladığı önemli bir durumu Amerikalı iki doktor karı kocayla özdeşleştiren Yorgos, Hollywood için yeni ışıklara açılan önemli bir kapıyı araladı. Kritiğin başında söyleyeyim ki içim rahat etsin; The Killing of a Sacred Deer, Oscar 2018’de “En İyi Senaryo”, “En İyi Görüntü Yönetmeni” ve “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında çok güçlü bir yapıt!

Kritik bu noktadan sonra kısmen spoiler içermektedir, bunu önemle belirteyim! Filmde başarılı bir kardiyoloji doktoru olan Steven, yine kendi alanında uzman göz doktoru Anna ile evlidir. Kim ve Bob adında iki çocuk sahibi olan bu aile, artık mekaniğe dönmüş ilişkileri ile hayatlarını sürdürmekte, kendi kuralları çerçevesinde renksiz yaşamlarında mutlu olduklarını zannetmektedir. 16 yaşında iken Steven’in yaptığı ameliyat sırasında babasını kaybeden Martin olayın içine dahil olur ve Martin’e acıyan Steven onunla yakınlaşıp dostluk kurar. Fakat genç Martin çok tuhaftır, Steven’in ailesi ile tanıştıktan sonra tüm ailenin hayatını mahvedecektir. Kafasındaki düşünceleri karşısındaki ikna etmede son derece başarılı olan genç çocuk, Steven için tam anlamıyla karabasan olup, tuhaf biçimsel öğelere dayalı Steven ve Anna’nın aile içi ilişkilerini mahveder.

Yorgos, filmde üç temel ögeyi senaryonun içine serpiştirmiş. Birincisi beyin gücüyle insanlara hükmetme; ikincisi beden diliyle kişileri etkileme; üçüncüsü karşındakini neye inandırırsan kişinin o inandığı şeyle yaşamaya başlaması. Psikolojide buna hipnoz yöntemi deniliyor, ama The Killing of a Sacred Deer’da tamamen hipnozla bağlantılı bir yakınlaşmadan söz edemiyoruz. Mitolojiye kadar uzanan, geyik lanetinin ölümle sonuçlandığı zaman hayatların normale döneceği mesajının verilmesi akılları karıştırıyor. Martin ölen babasının yerine Steven’dan evdeki herhangi birisinin canını istemektedir. Bir baba olarak peki Steven bunu yapıyor mu peki? İşte bu sorunun cevabını mutlaka ama mutlaka filmde görmelisiniz. Anna’nın Martin’in ayaklarını öptüğü sahnede Hz. İsa göndermesiyle olaylarda farklı bir kulvar açan yönetmen, çocukların Martin ile kurduğu beyinsel çekim gücünü hastane ortamında vermiş.

Filmde ilk dakikadan başlayan anlamsızlık yirminci dakikadan sonra yüksek dozda gerilime kayıyor. Steven rolünde Colin Farrell öylesine sapkın bir doktoru canlandırmış ki, insan bedeniyle uğraşan doktorun duygusal belleğini kaybedişini muhteşem kurguyla izledik. Elinde silahla evin ortasında döndüğü sahnede Farrell ile acımasız karakteri Steven tek vücut olmuş. Nicole Kidman duygu tanımlaması olmayan ve hayatı sadece iş olarak gören Anna’yı yataktaki sevişme sahnesinde çok keskin şekilde oynuyor, sevişmenin anlamsızlığı üzerine oturup düşünüyorsunuz. Özellikle Martin ile Anna’ nın bakıştığı bir bar sahnesi var; işte film o son kareyle biterken sizde olan bitenin ne olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Filmi anlamak için son kareyi görmeniz şart. Martin’de Barry Keoghan, sanki Shakespeare sonesini okur gibi sergilediği oyunculukla şimdiye dek alışılagelmiş oyunculuk modellerini yok edip ortaya koyduğu performansla gerilimi zirveye taşıyor.

“Ellerin muhteşem! Harika ellerin var! Annem de beğendi ellerini ve seninle sevişmek istiyor. Seviş onunla. Güzel bedeni var” okurken şiir tadında olan bu diyalog gibi onlarca konuşma The Killing of a Sacred Deer’da karşınıza çıkacak. Barry Keoghan olağanüstü yeteneğini konuşturup sizi sinemada gerim gerim gererken, Yorgos Lanthimos da akıllara durgunluk veren senaryosu ile hafızanızdan çıkmayacak muhteşem bir işe imza atıyor. Filmin görüntü yönetmeni Thimios Bakatakis olayların içinde kullandığı renklerin gücünü çok iyi biliyor. Kusursuz bir başyapıt diye adlandırabileceğimiz The Killing of a Sacred Deer evdeki silah sahnesiyle sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracak!

[email protected]

Tags: , ,


Yazar Hakkında

1999 yılından bu yana sinema, tiyatro, jazz, blues ve arkeoloji üzerine yazılar yazmaktadır. 2 YIL Taraf Gazetesi, 4 yıl BirGün Gazetesi, 2 sene İstanbul Art News, 3 yıl Turkish Review' da yazılar yazdı. Şu anda Sinematopya, Life Art Sanat, Tiyatronline, Tiyatro Gazetesi'nde, Artful Living'de köşe yazarıdır. Ntv Radyo'da sanat eleştirileri konuşmaktadır. UK Leeds'te Psikoloji eğitimi aldı.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑