Avrupa Sineması

Published on Ekim 11th, 2017 | by Konuk Yazar

2

Az Bilinen Bir Başyapıt: Série noire (1979)

Share Button

Ya da Muhteşem Kaybeden Frank Poupart’ın Acıklı Hikâyesi

Ahmet Ümit, Raymond Chandler’ın série noire örneği olan kitabı Yüksek Pencere’den bahsederken şöyle diyor: “Para, para, her zaman para… Evet, çoğu cinayetin altında yatan neden genellikle paradır. Tabii bir de kadınlar… Daha doğrusu aşk… Öldürmemizin, kıskançlığımızın, kötülük yapmamızın, içimizdeki şiddeti dışa vurmamızın kaynağı. İnsanlığın tarihi, paraya ve aşka ulaşmak için yaptığımız alçaklıkların tarihidir.” İşte, Alain Corneau’nun 1979 yılında çektiği Série noire da Frank’in para, aşk ve acınası hayatını değiştirmek için yaptığı alçaklıkların kasvetli bir portresi. Değeri pek bilinmemiş bir kara film.

Film, serie noire yazarlarından Jim Thompson’ın A Hell of a Woman adlı eserinden uyarlama. Uyarlayan isim de yazar Georges Perec. Perec hem senaryoyu hem de diyalogları kendisi yazmış. Filmdeki diyaloglar en az atmosfer kadar etkileyici. Aslında filme ilgi duymayı sağlayacak ilk bilgi, senaryosunu Perec’in yazmış olması olabilir. Film bittiğinde ise izleyiciyi en çok etkileyen şey ise muhteşem atmosfer ve Patrick Dewaere’ın mükemmel oyunculuğu.

Frank Poupart, Paris’in varoş bir semtinde pazarlamacılık yapan, şizofreni belirtileri gösteren sıradışı bir adam. Çekilmez ve karısının nefret ettiği biri. Attığı her adımı cehenneme doğru inen merdivenlere atıyor. Bir gün gittiği bir “kapı”da, yaşlı bir kadın ondan robdöşambr istiyor. “Bekleyin, ben ücreti getireyim,” diye içeri gidiyor ve kapıda 17 yaşındaki yeğeni Mona beliriyor. İçeri çağırıyor Frank’i Mona ve soyunarak adamın üzerine atlıyor. Frank ve seyirci, alçak yaşlı kadının Mona’yı mahalledeki erkeklere, belirli bir iş ya da ücret karşılığında sattığını öğreniyor. Frank, Mona’ya dokunmuyor, geri geleceğine ve onu kurtaracağına söz veriyor, ardından da alelacele evden kaçıyor. Mona’yla tanıştığı zaman tüm hayatı değişen Frank, kendini birtakım suç dizisinin içinde buluyor. Olaylar gelişiyor…

Filmin en ağır basan yanı sert realizmi. Gerçekdışı olanın sınırından geçmeyen olaylar ve durumlardan oluşuyor tamamıyla. İzleyiciyi en çok etkileyen yanı da bu belki. Bu kadar dramatik, acınası bir hayatı bu derecede kurgu hissiyatından uzak tutarak anlatan Corneau, izleyicinin adeta içini karartıyor. Öyle ki filmdeki müzikler bile sadece radyodan duyuluyor; kurgu aşamasında herhangi bir ses eklenmiş değil. Karakterler tartışma sahnelerinde birbirlerine bağırmayı neredeyse gerçekten yoruldukları zaman, nefes nefese kesiyorlar. Filmin bir sahnesinde Frank arabanın ısıtıcısını kapatarak Mona’yla konuşmaya başlıyor ve o an arabada geçen tüm sahnelerde arkadaki minik uğultunun ısıtıcıdan geldiğini fark ediyor izleyici. “İyi ki kapattı şu ısıtıcıyı Frank,” diye düşünüyor. “Artık onları daha iyi duyabiliyorum,” diyor. Böyle şeyler…

Mekân, kesinlikle filmin en önemli karakterlerinden birisi. Gündüz her daim kapalı, gece ise sokak lambalarının pek aydınlatmadığı karanlık havasıyla, çorak toprakları, asfaltları, çoğunlukla boş ve sessiz sokaklarıyla terk edilmiş bir bölge gibi. Fakat hayatın devam ettiği bir bölge. Sanki insanların tüm işlerini evden hallettiği ve sokağa hiç çıkmadığı bir yer. Frank sokakta hoyratça araba kullanıyor, sokakta bağıra bağıra dolaşıyor, sokakta suç işleniyor ama etrafta kimse yok. Fakat, bir şekilde, bu karanlık ve eşsiz karakterler evlerindeyken, iş yerlerindeyken hep olanlardan haberdar oluyor.

Patrick Dewaere’ın oyunculuğu, üstüne tekrar tekrar konuşulduğu gibi, filmin en başarılı kısmı. Sesini, vücudunu ve gözlerini çok iyi kullanıyor. Vücut derken bedenin yalnızca büst kısmını değil, gövdeden altını da çok doğru kullanan bir oyuncu Dewaere. Fransızlar Dewaere için erken yaştaki ölümü olmasa günümüzde hâlâ Fransa’nın en iyi aktörü olarak anılacağını söylüyorlar. Şu an ise sinemaya ilgi duyan insanların aşina olduğu bir isim sadece.

Film sona erdikten sonra dahi kasveti peşinizi bırakmıyor. Mükemmel oyunculuğuyla filmi alıp götüren Patrick Dewaere, filmden üç yıl sonra otuz beş yaşındayken kendini vurarak intihar ediyor. Çevresindekilerin söylediğine göre, ’da canlandırdığı karakterden sonra depresyon belirtileri görülmüş kendisinde. Dewaere’ın rol aldığı son film Paradis pour tous. Ve o filmin sonunda da tıpkı gerçek hayattaki gibi kendisini vurarak intihar ettiği bir sahne bulunuyor. Mona’yı canlandıran Marie Trintignant da 2003 yılında Noir Désir grubunun solisti tarafından bir otel odasında dövülerek öldürülüyor. Film bu yüzden, bir klişe örneği olarak, “lanetli” olarak da anılıyor.

Sonuç olarak, Georges Perec’in müthiş diyalogları, eşsiz oyunculuklar ve insanı derinden etkileyen yapısıyla Série noire, şu anki bilinirliğinden daha fazlasını hak eden bir başyapıt.

Kaynakça: 

1) Vincent Canby, Serie Noire: French Version of American Yarn, NY Times, 1982

2) Öktem Başol, Senaryo Kitabı, İthaki Yayınları, 2017

Ömer Ezer


Yazar Hakkında

Sinematopya’da değerlendirmeleri yayınlanan konuk yazarların hesabıdır.



2 Responses to Az Bilinen Bir Başyapıt: Série noire (1979)

  1. memduh says:

    tamam güzelde nerden izleyecez? bilinen bir türkçe kaynak var mı?

  2. fatih says:

    Gerçekten az biliniyormuş. İzlemek istedim ama filmin türkçe alt yazısı bile oluşturulmamış. Nasıl izleyeceğim bilemiyorum.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑