Çeviri

Published on Ekim 12th, 2017 | by Merve Düzelten

Melancholia (2011): Aklı Başka Bir Gezegende Olan Gelin

Share Button
Çeviren: Merve Düzelten 

Ani bir patlama mı yoksa yavaşça inleterek mi? Buz mu ateş mi? İlahi plan mı yoksa kozmik kaza mı? Uzaylı işgalciler mi yoksa genetik olarak zengin maymunlar mı? Dünyanın sonunu kafamızda tasarlamak çok acı verici ancak aynı zamanda bunu düşünmekten de kendimizi alamıyoruz, çünkü çok vahşi ve korkunç hayal gücü olanakları bulunmakta.

Her zaman tartışmalı olan Danimarkalı yönetmen Lars von Trier, absürd bir dille anlattığı, hüzünden muhteşemliğe doğru küçük bir gezi olan “Melancholia”da kıyametin son derece kişisel bir versiyonunu bizlere takdim ediyor: Şaşırtıcı derecede güzel dijital efektlerde ve Wagner eşiliğinde ortaya çıkan güçlü patlamalar ve gök cismi çarpışması. Film başlığını, gece gökyüzünde birdenbire beliren ve Dünya’ya doğru yönelen haydut bir gezegenden alıyor.

Kelimenin -tesadüfi değil- Freud tarafından duygusal bir bozukluk olarak tanımlanan “aşırı derecede acı verici bir düşmanlık, dış dünyaya ilginin kesilmesi, sevme kapasitesinin kaybedilmesi, tüm aktivitelerin engellenmesi, kişinin özsaygısının kendine hakaret ve kendini incitme derecesine düşmesi ve kendi için sanrılı bir ceza beklentisi içinde bulunması” şeklinde de bir anlamı vardır.

Elbette, ceza beklentisi, insanların ilk etapta bir Lars von Trier filmine gitmesinin bir nedeni. Çoğunlukla acı çekme, -özellikle değil ama ağırlıklı olarak kadınların çektiği acı- hem en sevdiği konudur hem de tercih ettiği bir yöntemdir. Trier, kurnaz ve aynı zamanda tüm hileler ve provokasyonlar için samimi bir sadisttir.

Yani, “Melancholia” iyi hissettiren bir film olmayabilir ama yine de estetik olarak bir tatmin ışığı bırakmayı başarıyor. Tüm yok oluş, tatmin edici bir ölçekte gerçekleşiyor ve dramanın her şeyi kapsayan metafiziksel doğası, operasal zulme bıraktığı gibi yumuşak dokunuşlara da yer bırakıyor. Filmde, konunun suyunu çıkaran çılgın medya haberlerine ya da kitlesel panik mekanizmalarına kesinlikle yer verilmiyor. Onun yerine, anlatılması zor duygular yakın çekimlerle karakterlerin yüzlerinde gösteriliyor ve asıl önemli olan sapkın ve ikna edici fikir yüzeye çıkıyor: belki de “bildiğimiz” dünyanın sonu, güzelleşerek gelecektir.

Freud’un teşhisi genel olarak, cömert düğününü gölgede bırakan; geleceğini, mutluluğunu ve elde edeceği fırsatları tehdit eden bir depresyon rahatsızlığına sahip genç gelin Justine’in (Kirsten Dunst) ruh halini kapsıyor. Uzun, telaşlı bir gece boyunca Justine’in yaptıkları, yeni kocası Michael’ın (Alexander Skarsgard) şaşkına ve kız kardeşi Claire’in (Charlotte Gainsbourg) öfkeden deliye dönmesine sebep oluyor. Dürtüsel, kendinden hoşnut ve sevimli Justine ile kıyaslandığında Claire sert mizaçlı ve kendini sorumlu hisseden bir pozisyonda: kız kardeşine kanat geren bir çekirge, sorumlu bir karınca. Melancholia’nın gelişi -gezegen olan- bu masalın geleneksel ahlakını tersine çeviriyor. Filmin ikinci yarısında Justine’in kaderciliği, Claire’in kaygısına kıyasla küresel yok olma ihtimaline karşı daha canlı (veya en azından daha zarifçe) bir yanıt olduğunu ispat ediyor. Düğün süresince, karanlık bulutlarla, kıyamet ve kabuslarla dolu muhteşem, rüya gibi bir anlatımla öngörülen felaket, konukların farkında olduğu bir şey değil. Daha ziyade, tümüyle yaklaşmakta olan büyük patlamanın tehlikesi, seyircinin ekrandaki karakterlerden önce sahip olduğu bir bilgi; bu açık sır, onların olağan, önemsiz davranışlarını daha da korkunç ve absürd hale getiriyor. Tek başına, evlilik merasimi filmde komik ve melodramatik bir potansiyele sahip zengin, bitmez tükenmez bir unsur -tesadüfi karşılaşmalar, içten içe kaynayan kindar hisler, cinsel entrikalar, işlevsiz patlamalar-.Trier, evliliği insanoğlunun dağınıklılığının ve düzensizliğinin bir tür kontrollü deneyi olarak kullanan neredeyse ilk yönetmendir.

Suyun kenarında, ahırlara ve golf sahasına sahip çim biçimli geniş kapsamlı geniş bir arsa. Dil İngilizce, para birimi Dolar, ancak para kazanmaya odaklanılmış soyut bir alana kıyasla daha az özgül bir Amerika (Trier’in çoğu filminde kullandığı daha önce hiç bulunmadığı ve teorik lokasyonlara sahip mekan). 21. yüzyıl başkentinin saldırgan zenginlikleri biraz garip bir biçimde eski, aristokrat bir zerafetle bir arada bulunuyor filmde. “Last Year in Marienbad” da düğün davetlilerinden bazılarının birinci sınıfta yer alan koltuklarından size alaycı gözlerle bakışlarını görmüşsünüzdür. Claire’in gösterişçi kocası John (Kiefer Sutherland) ise hem üst düzey gösterişli bir bina gibi hem de kendi özel aile alanı gibi görünen mülkün sahibi.

Diğer von Trier kurban-kahramanlarından farklı olarak -bunlara ‘Breaking the Waves’de Emily Watson, ‘Dogville’de Nicole Kidman ve ‘Dancer in the Dark’da Björk de dahil olmak üzere- Justine, başkaları tarafından saldırıya uğramadı ve küçük düşürülmedi. Bu tür filmlerde von Trier’in yaratıcı kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olan ‘erkek saldırganlığı’ unsuru, bu filmde nötralize edildi. Düğün çevresinde gezinen erkekler, çaresiz Michael ve işgüzar John da dahil olmak üzere, tehditkar değil; sadece işe yaramazlar.

Justine’in patronu (ve Michael’ın en iyi adamı), çalışanını ‘sözde’ hayatının en mutlu gecesinde ödüllendirmek isteyen Stellan Skarsgard’ın (Alexander’ın babası) canlandırdığı, bir reklamcılık şirketinin itici bir karaktere sahip yöneticisidir. Justine’in düğün yerinde bulunan ‘ailesi’, hastalıklı Charlotte Rampling, kaprisli John Hurt ve orda bulunan topluluk (aynı zamanda, otoriter düğün planlayıcısı olarak Udo Kier ve Justine’in yeni işe alınmış bir meslektaşı olarak Brady Corbet de dahil olmak üzere), filmde beklenen ritüellerle ilerlerler: yüksek sesle tartışmalar, garip kadeh kaldırmalar, kötü seks, yapılan iyiliklerle yüzleşmeler ve sonrasında birkaç dakika sakinlik ve mutluluk.

Her şey elbette ki hiçbir şey ifade etmiyor çünkü her şey ve herkes yakında kül olacak. İşte tam da bu Justine’in akıl durumu ve Dunst, hem akut sıkıntının hem de depresyondaki felç eden boşluğun seyirciye iletilmesinde oldukça etkili bir performans sergiliyor. Melancholia’ nın yıkıcı potansiyeli, Justine’in kişisel melankolisi için bir metafor olduğu ölçüye geldiğinde, mükemmel derecede uyum sağlanıyor. Ciddi depresyonun başlıca acılarından biri de, içsel ve kişisel üzüntüsünün işte bu kadar orantısız ve her şeyi tüketebileceğidir.

Justine’in ‘abartılı umutsuzluğunun, evrenin durumunun kesin ve nesnel bir değerlendirmesinde kök salabileceği’ keşfinde acımasız bir gerçek -ve aynı zamanda bariz, etkili bir varoluşsal espri- yatıyor. Trier, bu filmi yapmak için kendi depresyon deneyiminden esinlendi (deyim yerindeyse) ve coşkulu bir psikolojik dramayla işleri ters yüz etti.

Dünya, Justine’in de en karanlık anında söylediği gibi korkunç kaderini hak ediyor. Melancholia’ nın ‘sapkın başarısına’ bakıldığında, Justine’nin çıkardığı bu sonuçla tartışmak biraz zor.

Kaynak: http://www.nytimes.com/2011/11/11/movies/lars-von-triers-melancholia-review.html

 


Yazar Hakkında

94'te Kocaeli'de doğdum. Dişimdeki domates kabuğunun kusuruna bakmayın. Ben de memnun oldum.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑