Deneme & Makale

Published on Kasım 19th, 2017 | by Hasan Cem Çal

0

Kötü Filmler Üzerine

Share Button

Kötü bir filmin ne olduğu bazılarına çok ama çok aşikâr gelebilir, ki kötü bir filmin kötülüğü her zaman aşikârdır. En azından filmin kötü olduğunu düşünen kişi için bu böyledir. Bu yazıda kötü kavramının ne olduğunu veya kötü filmin ne olduğunu tartışmayacağım. Çünkü bu bana içinden çıkması hiç de kolay olmayacak bir sorun gibi görünüyor. Bundan da öte, derdimizin ne kötü kavramı ile, ne de kötü filmler ile olduğunu düşünüyorum. Ama başka bir noktadayım. Bir filmin kötü olmasının somut nedenlerini değil, ama kötülüğün film bağlamında ne ifade ettiğini merak ediyorum.

Bir film, eğer kötüyse, genelde az bir bütçeyle çekilmiştir. Parasız ya da çok az parayla kotarılmıştır. Kötü filmler, belirli bir bütçeye göre yapılandırılır. Ve bu kısıtlılık, insanı çoğu zaman saçma sapan çözümler bulmaya iter. Peter Jackson’ın ilk filmlerini izleyenler, Lord of the Rings‘i önceden izlemişlerse travma geçirebilirler. Ama Jackson’ın bu filmleri oldukça severek çektiği, filmlerinde oynadığı da bilinir. Şu anda Jackson’ın erken dönem filmleri, örneğin Braindead, kült klasikler arasında sayılıyor. Bir bakıma LOTR‘ın sağladığı bir potansiyel bu, katılıyorum. Ama aynı zamanda bu potansiyeli iyi kullanan da filmler. Bu filmler, sonradan çekilen filmlerin ışığında tekrar görülüyor ve anlaşılmaya çalışılıyor. İster istemez izleniyor ve değerlendiriliyor. Bu, biraz satış politikası, biraz da yönetmenin erken dönem film yapım anlayışını kavramak için faydalı bir şey gibi duruyor. Öyle de. Ama demek değildir ki her kötü film illa ki az bütçeyle çekilmiş olmalıdır.

Bugün, inanılmaz büyük bütçelere çekilmiş, çok kötü olduğu düşünülen filmler de var. Çok yakın örneklerden, Suicide Squad ve Batman v Superman verilebilir. Aslında bu ikisi, çekilen onlarca kötü filmden yalnızca ikisidir. Ama adları çok duyuldu. Neden? Çünkü büyük bir beklenti yaratmışlardı ve bu beklentiyi harcadılar. Ya da öyle düşünüldü. Bence durum tam da böyle değil. Ben de bu iki filmi izledim ve ben de beğenmedim. Aslında beğenmemekten de öte, beklentim dahi yoktu. Hiçbir beklentim olmadığından, dağılmadım. Beklenti, burada önemli bir kavram, ki oldukça bu çağa özgü de bir kavramdır. Daha film vizyona girmeden önce hype‘ı verilir ve delice beklenir (Batman v Superman‘in Comic-Con’daki fragman gösterimini hatırlayın).

Ama hâlâ cevap vermedim: Kötü bir film nedir? Zaten buna cevap vereceğimi iddia etmemiştim. Ve verilebileceğini de düşünmüyorum. Bu, yalnızca estetik algısının kişiden kişiye değişmesi temelinde yürütülecek sığ bir argümandan öte, bana bir şey ifade ediyormuş gibi de gelmiyor. Bir kötü filmi, bir kötü film olarak düşünme taraftarıyım. Bir kötü filmden de öğrenilebileceğini düşünüyorum. Çünkü düşünüldüğünde, her kötü film garip bir cürekârlığın ürünüdür. Garip bir imgelemin, izlendiği anda anlaşılamayan bir çoşkunun tezahürüdür. Godzilla ile King Kong’u karşılaştırmak, ancak kötü bir filmin cüret edebileceği bir şeydir. Her nedense, çoğu zaman, keşke şöyle bir şey de olsaydı gibi cümlelerin temelinde kurulur. Bugün, kalkıp da kimse Peter Jackson’un King Kong‘una inanılmaz iyi bir film demiyor. Kong’un bir T-Rex’in çenesini kırmasının hiçbir anlamı yok, bunu herkes biliyor. Ama bunu izlemekten de aşağı yukarı herkes hoşlanıyor.

Bundan da öte, kötü olduğunu düşündüğümüz filmler, yapısal anlamda da oldukça ayrıksıdır. Garip imaj-ses birlikteliklerinden meydana gelirler. Bugün, Antonioni’nin filmlerindeki simetrinin peşine düşüyor, Bergman’ın filmlerindeki renk skalasının dökümünü çıkarıyorsak, kötü filmlere bunu haydi haydi yapabiliriz. Çünkü kötü filmler, en temelde, bir evren kurar. Ve bunu olabildiğince görsel-işitsel uyarılmalara açık hâle getirir. Öyle ki, kötü filmler, çoğu zaman çoğu iyi filmden çok daha sinematografiktir. Jaws‘ın ardından çekilen onca devam filmi var; ama öncülleri olan filmi çok umursamıyor gibiler. Bir konsepti alıyor ve ondan bambaşka bir şey üretiyorlar. Durmaksızın çeşitlendiriyorlar.

Bu, kötü filmlerin bir iki özelliği yalnızca. Ve bu özelliklerin onları sinemayı kökten değiştirmiş filmlerden iyi yaptığını da iddia etmiyorum. Ama alternatif film okumaları yapılabilir ve film tarihi gerçekten çok derin bir alan, demek istiyorum. İzlenmemiş onlarca film var, ve bunların çoğu da bambaşka imaj politikalarıyla işletiliyor. Geçenlerde, Nicolas Winding Refn’in öncülüğünü yaptığı bir program dahilinde birçok kayıp film ortaya çıkartıldı ve restore edildi. Bunların çoğu Amerikan istismar filmleri, erotik filmler ve komik suç filmleri. Ama bir-iki tanesini izlediğinizde, hem bu filmlerin neden bunca senedir kayıp olduğunu, hem de nasıl bambaşka şekiller de sinematografik kavrayışlar geliştirilebileceğini görüyorsunuz.

Bu noktada, kötü bir film, herhangi bir filmden doğal olarak ayrılıyor, ama zaten ayrılmasaydı ona kötü bir film demezdik. Bu ayrımı doğru anlamak önemli gibi geliyor bana. Ayrım, en nihayetinde sinemayı ne şekilde kavradığımızla doğrudan ilişkili. Bir filmin nasıl yapılandırıldığıyla ilgili birçok etken mevcut ve kötü filmler bunları eksik kavrayışlarıyla ister istemez bir potansiyel ortaya çıkarabiliyorlar. Örneğin, her kötü filmin kurgusunun da genelde kötü olması, pek de şans eseri değildir. Ama kurgu, eğer söz konusu kesmek ise, her zaman zamanda bir atlamaya işaret eder. Ve ne şekilde keserseniz, o şekilde bir zaman algısı yaratırsınız. En basit noktada, kötü filmlerin zaman algısı genelde hep aksaktır ve ritmi hep ilginç olmuştur. Yanlış hatırlamıyorsam, Harold Bloom’un ünlü kitabı Etkilenme Endişesi‘nde temel tez olarak şiir tarihinin şairlerin birbirlerini yanlış anlamalarından oluştuğundan söz ediliyordu. Sinemada sorun biraz bunun tersi gibi gözüküyor: Bir filmi hep doğru anlamaya çalışıyoruz. Kötü filmler, kimi zaman sinemayı doğru anlayabiliyorlar, yanlış anlasalar da.

Tags: , , , , , , , , , , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi’nde Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Kuledibi’nde, Birikim’de ve Sinematopya’da yazıları yayımlanmıştır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu’nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑