Çeviri Natüralizm Korkusu

Published on Aralık 3rd, 2017 | by Hasan Cem Çal

0

Natüralizm Korkusu

Share Button

1972 yılında Pier Paolo Pasolini’nin yazdığı Heretical Empiricism adlı kitabın ‘The Fear of Naturalism’ adlı bölümünün çevirisidir. Başlıktaki görsel, Pier Paolo Pasolini‘nin 1964 yılında çektiği Il vangelo secondo Matteo adlı filmdendir.

Çeviri: Hasan Cem Çal

Herkes sinemanın özünde natüralistik olduğunu iddia ediyor.

Ben şunu demeye cüret ediyorum: ”Film diliyle bir portörü (hamal) ifade etmek istiyorum, bir portöre sahibim ve onu tekrardan üretiyorum: vücut ve ses.”

Ve sonrasında Moravia gülüyor ve diyor ki: ”Ya, sinema natüralistiktir, gördüğün gibi. Natüralistiktir, natüralistik! Ama sinema hayalidir de: Ve ancak sessiz bir portörün temsili ile bir şekilde natüralistik olmayan sinema yapabilirsin.”

”Hiç de bile,” diyorum. ”Sinema, semiyolojik olarak, bir görsel-işitsel tekniktir. Yani, gerçek portörü, ten, kan ve sestir.”

”Ha, ha, neorealizm!” diyor Moravia.

”Evet, ben, sinema yaparken, —benim olmayan bir film— sinema yapılırken, eğer bir portörü ifade etmem gerekirse, gerçek bir portörü ortaya koyarak onu ifade ederim; yüzüyle, teniyle ve kendini ifade etmesini sağlayan diliyle.”

”Ah hayır, işte burada yanılıyorsun.” Konuşan kişi Bernardo Bertollucci: ”Niye her zaman bir portörün söyleyeceği şeyi portöre söyletmek zorundayız? Onun ağzını ele geçirmeliyiz, ama ağzına da felsefi sözler sıkıştırmalıyız (Godard’ın yaptığı gibi, doğal olarak).”

Burada konuşma bitiyor; çünkü kimse Moravia’nın kafasından ”sinema hayalidir” ve aynı zamanda da, doğası itibariyle, natüralistiktir fikrini çıkartamayacak; ve kimse Bernardo Bertollucci’nin kafasından da portörlerin felsefeciler gibi konuşması gerektiği fikrini çıkartamayacak.

Ama şimdi izleyicinin sessiz bir portörü gördüğünü varsayalım, bir filmin portörünü. Sessiz bir portör, inanılmaz bir şekilde fotoğraflanmış; dolayısıyla da bir imaj hâline gelmiş. İzleyici onu neden fark etsin? Çünkü o gerçekte de bir portördür. O filmde istediğiniz herhangi bir şey olabilir, ama sinemada gerçekte de neyse odur. Tekrar üretilmiştir. Onu bir imaj olarak ifade etmek, diyelim ki, onun ta kendisini kullanmaktır.

Şimdi, portörün Hegel gibi konuştuğunu varsayalım. Yani, Hegel gibi konuşan bir portör var elimizde. Neden? Gerçekte de —gerçekliğin sıradışı tezahürüne rağmen— Hegel gibi konuşan bir portör olamaz mı? Dolayısıyla “li mortacci tua” diyen bir portör de ve “thesis and antithesis” diyen bir portör de gerçeklikteki karakterlerdendir, ki sinema da onları oldukları gibi yansıtmıştır. Bu mantıkla, sinema kaçınılmaz bir şekilde natüralistiktir.

Ama neden, neden natüralizmden bu denli korkulur? Bu korku neyi saklıyor? Gerçeklikten korkulduğunu mu saklıyor? Ve gerçeklikten bu denli korkanlar burjuva entellektüellerin kendileri değil midir?

Gerçeklik kavramıyla içinde yaşadığımız fiziksel ve sosyal dünyayı kast ediyorum, neye benzerse benzesin. Kendisini ifade eden, hangi gösterge sistemiyle bunu yaparsa yapsın, yine de gerçekliği tarihsel, ve böylelikle de gerçekçi, boyutundan ayırarak yorumlayıp çağrışım (ister işaret sembolleri ile isterse de illüstratif semboller ile) üretemez.

Saf imaj olarak bir portör nedir ki? Burjuvazinin portörü estetize ettiği bir fikirdir; portör ile hiçbir ortak yanı yoktur. Tersine, diyalektikten söz eden portör bir uydurma ve bir bahanedir; o da kendisiyle çok az ortak yanı olan burjuvanın emrine amadedir. Yani, burjuva ile bir portör arasında ancak insani bir benzerlik, bir sempati olabilir; ama bu da küçük düşürücü bir sempatidir. Biz, burjuvalar, hepimiz ırkçıyız. Şu an, öyle olmak istemiyorum: Ve bir portörün bir portör olarak kalmasını istiyorum; demem o ki, onun ne zevkim için üretilmiş bir imaj olmasını, ne de felsefemin sözcüsü olmasını istiyorum.

Sinemanın portörü, gerçekliğin portörüdür, ancak o zaman, ve sinema görsel-işitsel bir teknik olduğundan dolayı, sinemanın portörü ortaya çıkar ve gerçeklikteki gibi konuşur.

Peki ya bir filmin portörü? Sinema, sonsuz bir sekans çekimidir; —bunu birçok defa söyledim— hem ideal hem de virtüeldir; sonsuz yeniden üretim, tüm jestleri, hareketleri ve insanın doğumundan ölümüne kadar söylediği sözleri yeniden üretebilen görünmez bir kamera aracılığıyla mümkündür.

Bir filmin portörü —sinemanın portörünün karşıtıdır, sinemanınki yaşayan bir portördür— ölü bir portördür. Biri öldüğü gibi, aslında, daha yeni sona ermiş hayatının sentezi başlayıverir: Binlerce hareket, ifade, ses, konuşma, söz yok olur ve onlarcası ya da birkaç yüzü hayatta kalır. Hayatı boyunca her sabah, öğlen, akşam ve gece söylediği sayılamayacak kadar cümle, sonsuz, sessiz bir boşluğa düşer. Ama bazı cümleler, mucizevi bir şekilde, hayatta kalır; ve epigraflar olarak bellekte kaydedilir; ve günün ışığında, gecenin tatlı karanlığında askıya alınır; bir eş ya da arkadaş topluluğu onları hatırlayarak göz yaşları döker. Bir filmde, yalnızca bu sözler geriye kalır. Teniyle ve kanıyla, şu anda yaşadığımız gibi capcanlı, sözleriyle, diliyle, telafuzuyla, ama bu cümlelerden, şans eseri, ön plandaki birini seçerek, bir şekilde yıkımdan kaçabilmiş ya da kalbimize dokunan bir portörü seçmek, natüralistik midir?

Tags: , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi’nde Sinema ve Televizyon’da okumaktadır. Çeşitli siteler, oluşumlar ve kurumlar için İngilizce’den Türkçe’ye metin çevirileri yapmakta, metin yazmakta ve düzenlemektedir. Serbest aralıklarla, belirli bir marka değeri taşıyan oluşumlar için görsel-işitsel kurgu çalışmaları gerçekleştirmektedir. Edebî anlamda teorik ve pratik metinler kaleme almaktadır. Kuledibi’nde, Birikim’de ve Sinematopya’da yazıları yayımlanmıştır. Yarı profesyonel olarak bateri çalmaktadır. FOL Sinema Topluluğu’nda yer almaktadır. Hâlâ doğduğu kent olan İstanbul’da yaşamaktadır.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑