Analiz

Published on Aralık 19th, 2017 | by Furkan Erkan

0

Thelma: Fazlalıklardan Kurtulmak O Kadar Kolay Mı?

Share Button

Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında sıradan bir dünyada sıra dışı bir yolculuğa çıkan ana karakterin, amacını gerçekleştirmek için türlü engeller ve akla hayale gelmeyecek kötülüklerle olan mücadelesine değinir. Finalde de amacına ulaşan kahraman ödüllendirilir ve sıradan dünyasına geri döner. Aslında böyle bir anlatı, günümüz insanının motivasyonunu arttırmak ve bu hayatta önemli bir konuma gelmesi için atacağı adımlara önayak olabilir kuşkusuz. Haliyle bunun sinema gibi görsel bir sanatta -özellikle Star Wars gibi- yansımalarının insanların zihinlerinde yer bulması da bu etkiyi daha da tetikler. Ancak bazen karakter bu tür engelleri ya da kötülükleri aşmadan bir amaca ulaşmaktansa kendi içinde de sonsuz bir yolculuğa çıkabilir pekala.

Joachim Trier’in 2017 yapımı Thelma’sında da böyle bir yolculuğu konu alır. Dindar bir ailede büyümüş ve küçüklüğünden beri içinde özel bir güç barındıran Thelma’nın üniversitedeki kütüphanede Anja adında bir kıza aşık olmasıyla başlar yolculuğu. Anja’yı görür görmez şiddetli nöbetler geçirmesi, ardından Instagram’da onun fotoğraflarına bakarken ışıkların yanıp sönmesi Thelma’nın içindeki özel gücü kontrol etme ve aşkla olan imtihanına dair birtakım doneler, onun bu yolculuğunu daha da meşakkatli hale getirir. Karşısına sürekli tümseklerin hatta çukurların çıktığı bir yoldur onun ilerlediği. Çünkü gerek Anja ile öpüştükleri ilk anda kusması gerek alkol aldığını babasına söylerken utanması Tanrı’ya bu kapıldığı “iletten” bir an önce kurtulmak için onu sürekli dua etmeye iter. Ve Thelma gibi muhafazakarlığın ağır yükünü, seyirci olarak omuzlarımızda da hissetmemiz o kadar geç olmayacaktır ne yazık ki. Malum, toplumun en küçük yapı taşı olarak tanımlanan “aile” içerisinde başlayan muhafazakarlık gibi bir problemin bugün (birçok medeni ülke de dahil olmak üzere) toplumun tüm katmanlarını etkisi altına almayacağını kim iddia edebilir ki?

Thelma’nın beraber uyuşturucu içtikleri arkadaşlarının ve Anja’nın vücutlarında, damarlarında gördüğü, parlamakta olan alevler bir anlamda şeytanı çağrıştırdığından; Thelma’nın o an boynuna dolanan yılanla birlikte “cennetten kovuluş” gözümüzün önüne gelir. Ne tesadüftür ki bu alegoriyi sene içerisinde Darren Aronofsky de yoğun tartışmalara gark olmuş mother! filminin dramatik yapısına adapte ederek kullanmıştır. Aronofsky bunu Tanrı; Trier de muhafazakarlık üzerinden eleştirmeye çalışmışlardır.

Thelma daha küçük yaşlarında, dindar babası Trond tarafından  eli muma tutularak cehennemin yakıcı atmosferini görmüş ve şimdi de bu cehennemden kurtulamadığını her geçen gün yıkıcı bir şekilde duyumsamaktadır. Thelma’nın Anja ile olan yakınlaşmaları ya da cinsel anlamda kendilerini tatmin etmeye çalıştıkları anlar onun için bir yanılsama; yaşadığı dünya için ise korkunç bir günahtan ötesi değildir artık. Bu günahının bedelini ise vicdan azaplarıyla ödüyordur şimdi. Tıpkı Farhadi’nin filmlerindeki kadınlar gibi toplumun ona dayattığı normları ve ahlak kurallarını reddettiği için belki de aradığı huzuru da bulamıyordur. Örneğin küçük kardeşi Mattias’ı fena halde kıskanmasından mütevellit zihninde onu yok edip tekrar geri getirmesi söz konusu olduğunda Thelma’nın basiretsizliği küçük kardeşinin ölümüne sebep olacaktır. Ya da bir başka örnekte cinsel yönelimini inkar edip Anja’dan kurtulmak istediğinde gerçekten de Anja’dan uzun bir süre haber alamaz. Eskil Vogt’un senaryosundaki tüm bu ayrıntılar muhafazakarlığın sonradan insanlara etki edeceği yaptırım gücünün aslında doğuştan beri tüm “medeni” toplumların üstlerine sindiğini de aksettirir bizlere.

 

Finale doğru Thelma, babasının kendisinden kurtulmasını önlemek için onu bir tekne gezintisinde cayır cayır yanarken hayal eder ve gerçekten de bir tekne gezintisinde babası Trond cayır cayır yanar. Sanki burada Trier’in muhafazakarlığa dair yönelttiği eleştiride sert bir tokat atılırken son noktanın da konulduğunu düşünürüz. Ancak film muhafazakarlığın hala devam ettiğini, Thelma’nın bir nehre dalıp havuzdan çıkmasının akabinde Anja ile öpüşmelerinin yine bir yanılsamadan ibaret olmasıyla gösterir. Gerçek dünyasına geri döndüğünde ise Thelma’nın kendini tabiat ananın kollarına bırakarak ruhunu özgürleştirmesi ve doğayla bütünleşmesinin bu sorunla başa çıkmakta da bir çözüm yolu olacağını öne sürmekten imtina etmez elbette Trier.

Enteresan bir şekilde film bir taraftan, siyah renge de inanılmaz bir şekilde atıfta bulunur. Renklerin psikolojisi açısından bakıldığında siyah rengin çok uç bir noktada kaldığını görebilirsiniz. Aslında beyazla birlikte tartışılamayacak bir keskinliğe sahip olsa da, karanlığın dışında siyah renk, yalnızlığı ve ölümü de simgeler. Thelma’nın içindeki doğaüstü güçle daha ziyade siyah renkteki hayvanları mıknatıs gibi çekmesi bundandır. Thelma’nın korkuları bu doğrultuda doğayı da içine alacağından daha da evrensel boyutlara ulaşır. Anja’nın Thelma ile karşılaştığı çoğu sahnede siyah giymesi, Thelma’nın izlediği gösterideki sanatçıların tümünün siyah renk giymiş olması da filmde net bir şekilde gösterilmeyen ama Thelma’nın mütemadiyen hissettiği yalnızlık ve ölüm korkusunu yansıtmış olur böylece.

Queer türüne dair yeni sinemasal açılımları, eksantrik muhazakarlık eleştirisinin yanı sıra genel bir çerçevede değerlendirilecek olduğu zaman Thelma, bize fazlalıklarımızdan kurtulmanın gelecekte ya da şimdiki hayatta kapanmayacak yaralar, onarılması mümkün olmayan hasarlar veyahut altından kalkamayacağımız yükleri bırakabileceğinin de muhtemel olduğunu söyler. Bunu günümüz sosyal medya kullanımıyla da ilişkilendirebiliriz hatta. Örneğin, paylaşımlarından pek hoşnut kalmadığımız kullanıcıları sessize alabiliyoruz. Ya da daha doğrusu sesini kesiyoruz kendi iletişim alanımızda. Ana sayfamızda yok oluyorlar birden. Ve bunu da yaparken gerçek hayatımızda böyle bir imkana sahip olmayı diliyoruz. Ne kolay olurdu değil mi? Bir anda ortadan kayboluyor istemediğimiz kişi. Peki ya pişman olduğumuzda sosyal medyada olduğu gibi bu özelliği devre dışı bırakıp onu geri getirebiliyor muyuz? Thelma gibi doğaüstü güçlere sahip özel bir kadın bile bunu yapamıyorsa sanırım bizim de “Keşke…” demeden önce bir kez daha düşünmemiz gerekir.


Yazar Hakkında

6 Ocak 1995 Ankara doğumlu. Sinemada izlediği ilk filmi hatırlamasa da ''Herkül'', ''Babam Söz Verdi'', ''Asterix Sezar'a Karşı'', ''Tarzan'' gibi filmleri sinemada izlediğini hatırladığı ilk filmler arasında yer alıyor. Sinema büyüsünü Disney filmlerinden alan Furkan animasyon filmler üzerine yoğunlaşmaya başlayınca sinema büyüsünün etkisi altında olması da çok sürmedi. Türk Telekom Anadolu Teknik Üniversitesi Radyo TV bölümünden mezun olur olmaz Twitter'da sinema yazarları ve onların okuyucuları adına amme hizmeti yapan ''Film Eleştirileri'' adlı bir sosyal medya platformu yarattı. Eleştirmenlerin yazılarından etkilendikçe kendisi de yazmak istedi ve Popüler Sinema, Ranini TV, JR. Campaign gibi mecralarda 3 seneden fazla bir şekilde sinema üzerine karaladı. O kadar karalamadan sonra gerçek anlamda sinema ''yazabilmek'' için Sinematopya'ya geçti. Şu sıralar filmlere, kitaplara, gündeme ve çizgi romanlara fena halde sarmış durumda.



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑