Çeviri Üretken Kamera

Published on Aralık 14th, 2017 | by Hasan Cem Çal

0

Üretken Kamera

Share Button

1930 yılında Béla Balázs’ın yazdığı The Spirit of Film adlı kitabın ‘The Productive Camera’ adlı bölümünün çevirisidir. Başlıktaki görsel, Carl Theodor Dreyer‘in 1955 yılında çektiği Ordet adlı filmdendir.

Çeviri: Hasan Cem Çal

Dışavurumsal bir form olarak filmin özgül doğasını ne tanımlar? Film derken, selüloid şeridinden, ekranda gördüğümüz imaj silsilesinden bahsediyorum. Şöyle de düşünülebilir ki, gerçek bir sanat etkinliği, stüdyodaki ya da dış mekândaki yaratıcı iş, aslında kameranın önünde ortaya çıkar ve hattâ film bitmeden önce gerçekleşir. Bu kısım; aktörlerin oyun verdiği, setlerin kurulduğu ve ışıkların getirildiği kısımdır. Sahne, stüdyoda seçilir ya da yapılandırılır. Ekranda görebildiğimiz her şey gerçekte önceden vardır. Filmin kendisi yalnızca fotoğrafik temsildir.

Bu neden hatalıdır? Bir filmin sahnesinde görüp de aynı sahnenin stüdyosunda göremediğimiz nedir? Yalnızca film şeridinde ana formunda ortaya çıkan etkiler nelerdir? Kameranın yalnızca tekrar üretmekten öte yarattığı şey nedir? Filmi ne başlı başına bir dil yapar?

Yakın-çekim (the close-up).

Kurulum (the set-up).

Kurgu (the montage).

Söylemeye gerek dahi yok ki, gerçeklikte şeyleri yakın-çekimde olduğu gibi mikroskobik detaylarda görmeyiz. Yalnızca imajın kendisinde yönetmenin yorumlamaya dair öznel iradesi aşikârdır, ve bu nedenle gerçekliğin de belirli bir kısmını gösteririz, kameranın kurulumun belirli bir açısını. Ve yalnızca kurguda, imaj silsilesinin ritimden ve ilişkisel bir süreçten geçirilerek bağlanması, esas faktör, yani işin kompozisyonu, ortaya çıkar.

Bunlar, şimdi detayıyla analiz edeceğimiz bu optik dilin temel özellikleridir.

Biz Tam Ortadayız!

Burada referans verdiğim duyumlar, tamamen kameranın hareketliliği ve daimi devingenliği ile elde edilir. Kamera, bize adeta yepyeni şeylerin bir akışını gösterir, ama ayrıca değişen mesafeleri ve bakış açılarını da aktarır. Ve bu noktalar film sanatı hakkında tarihsel bağlamda yenilikçi olan şeydir.

Şüphe yok ki film daha önceleri görülmemiş olan yeni bir dünyayı görünür kıldı. İnsanın etrafını saran ve kendisini ilişkilendirdiği görülür dünyayı açığa çıkardı; mekân ve manzarayı, şeylerin yüzünü, kitlelerin ritmini, sessiz varlığın gizli sesini ortaya koydu. Ama film, gelişimi boyunca bakış açısına yalnızca yeni materyalleri getirmekle kalmadı. Çok önemli başka bir şeye de ulaştı; izleyicinin sabit bir mesafede konumlanışını ortadan kaldırdı: bu zamana dek görsel sanatların temel özelliği olan mesafeyi. Bundan böyle izleyici bir imajda ya da sahne kullanılarak içine kapalı hâle gelmiş dünyanın dışında bulunmuyordu. Bu noktada sanat yapıtı, bir küçük evren (microcosm) ve metafor ve farklı bir uzamda yaşayan olarak tezahür eder, hiçbir erişimin olmadığı yalıtılmış bir uzam değildi.

Kamera, gözümü de onunla birlikte alır. İmajın kalbine dek götürür. Dünyayı filmsel bir uzamın içinden görürüm. Ben, filmin içinde yer alan figürler tarafından çevrelenmiş ve, tüm taraflarından görebildiğim, harekete dahil olmuşumdur.

Tamamen tiyatroda olduğu gibi iki saatlik bir zaman diliminde oturuyor vaziyette olmamın önemi nedir? Şudur ki Romeo ve Juliet’e belirli bir açıdan bakmam; bunun yerine Romeo’nun gözlerinden balkona doğru kafamı kaldırırım, ve Juliet’in gözlerinden aşağıya, Romeo’ya doğru bakarım. Bakışım, ve onun birlikte bilincim, filmdeki karakterler ile özdeşleşir. Onların gördüğü şeyi onların gördüğü açıdan görürüm. Kendi adıma bir bakış açım yoktur. Kalabalık ile birlikte gezer, uçar, dalar ve gezintiye katılırım. Ve eğer bir karakter başka bir karakterin gözlerine bakarsa, ekrandan benim gözlerimin içine bakar. Çünkü kamera benim gözlerime sahiptir ve hareketin içindeki figürlerin gözleriyle onları özdeşleştirir; benim bakışım ile görürler.

Bugünlerde tüm bilindik filmler bu tarz bir özdeşleşme süreci ile işliyor; ama bu yalnızca hiçbir tür sanatta görülmemiş bir şey olmakla kalmıyor, ayrıca film ile tiyatro arasındaki kritik, nihai farkın da ta kendisini oluşturuyor. (Buna tiyatroda filmin kullanımı sorunsalını tartışırken geri döneceğim.) İzleyicinin ekrana olan içsel mesafesini ortadan kaldırarak, yeni bir radikal ideoloji ilk kez ortaya çıkıyor, feodal ve burjuva sanatının asırlar boyunca sürmüş hâkimiyetini kırıyor. Bu konuya da döneceğim. Burada yapmayı umduğum şey, genel terimlerle kamera hareketlerinin önemine dikkat çekmekti.

Tags: , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Sinema ve Televizyon okumaktadır.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑