Avrupa Sineması

Published on Ocak 1st, 2018 | by Ali Sami Atabay

0

Hepimizin İkili Yaşamı: La double vie de Véronique (1991)

Share Button

Gerçek bir sanat eserini kelimelerle açıklamak zordur. Bütün sanat dalları için geçerlidir bu; resim, dans, şiir, sinema… Tarkovsky’nin The Mirror’ı, Ozu’nun Tokyo Story’si ve Kieslowski’nin The Double Life of Véronique’i bu eserler ancak sanatla duyumsanabilir.

Hislerdir Kieslowski sinemasının temeli. Hayatımızda var olduğunu hissettiğimiz ama tarif edemediğimiz hisler. Bilgiyle kavrayamayacağımız hisler. Bizim için önemli olan birini düşünürken ansızın telefonun çalması gibi. Hiçbir neden yokken içimizin -birbirine ne kadar uzak görünse de bir o kadar yakın olan- huzurla, kederle, özlemle dolması gibi. Belki de dünyadaki en gizemli en güzel hisler bunlar.

Véronique’in İkili Yaşamı de tam bu hislerle ilgili bir film. Bazı hislerin var olduğuyla ve ne kadar reddedilirse edilsin içimizde bir yerde her zaman olacağıyla ilgili.

Klasik bir Kieslowski şiirselliği hâkim bu başyapıta. Yine insana ait duygular başrolde. Tek yapmamız gereken yüreğimize nüfuz etmesine izin vermek. Kaygılarımızı bir yana bırakmak. İnsana ait o gizemli duyguları ruhumuzun derinliklerinde hissetmeye çalışmak.

Weronika içinin garip bir hisle dolduğu bir gün babasına sorar: “Ben ne istiyorum baba?”. Bu soru Weronika’ya değil hepimize yöneltilmiştir. Biz ne istiyoruz? İsteklerimize ulaşabilecek miyiz? Belki de en önemlisi hayatımızın amacı bu isteklerin peşinden gitmek mi?

Veya bu istekleri bir yana bırakıp sezgilerimize mi yönelmeliyiz? Kieslowski hikayesini hisler üzerine kurgular. Çözülmesi en zor açıklanması en zor hisler. Ancak bir sanat eseriyle duyumsanabilecek; insanı insan yapan hisler.

Açılış sahnesinde filmin en önemli kesitlerinden iki Véronique’in karşılaşması bizlere rüyamsı bir atmosferle gösterilir. Belki de Kieslowski bu sahneyle hayatımızdaki en önemli anların önceden planlanmış olduğunu söylemeye çalışmıştır. Kader kavramının ikinci kez gündeme gelmesi ise Alexandre’ın kukla gösterisiyle olur. Balerinin ölmesi ve bir kozadan kelebek olarak çıkması Véronique’in doğuşuna işarettir. Tanrı’nın bir kuklacı görevinde olduğu vurgulanır. Hayatlarımızı biz fark etmesek de ince ince dokuyan büyük bir zanaatkâr.

Hikayenin ilk kısmı Polonya’da başlar. Coşkulu bir hayat süren Weronika bir gün uykusundan dehşete kapılarak uyanır. İçinin garip bir hisle dolduğunu ve bu dünyada yalnız olmadığını söyler. Filmdeki yegâne açıklama cümlelerinden biridir bu. Kieslowski duyguların kelimelerle anlatılamayacağının farkındadır. İzleyicilere birleştirmesi için ipuçları verir. Kimi zaman siyah bir iplik. Kimi zaman cam bir küre. Her izleyişte belki de yeni fark edeceğimiz onlarca detay.

Véronique’in İkili Yaşamı detaylar üzerine kurgulanmış olmasına rağmen bu detaylar izleyicileri yıpratmaz. Aksine Kieslowski imgeleri hikâyenin içine öyle ustaca yerleştirir ki ruhumuza hitap eden şiirsel anlatımı yakalamayı başarır. Sinema Dersleri: Kırmızı’da da aktardığı gibi izleyicilerin bu detayları farkında olmadan birleştirmesini ister. Birçok ayrıntının ilk izlemede birleştirilemeyeceğini de bilir. Fakat izleyicilerin bir süre sonra bu sinematik dile alışacaklarını ve daha kolay çıkarımlar yapabileceklerini düşünür.

Politakayla ilgili konuştuğumuzda hemen ayrışmaya başlıyoruz. Ben insanları bütünleştiren şeyleri aramayı gerekli görüyorum” Krzysztof Kieslowski

Her ne kadar politikayı ve ideolojileri sinemasının amacı haline getirmese de bazı detaylarla 90’lar Polonya’sının politik atmosferini betimlemekten çekinmez Kieslowski. Lenin heykelinin taşınmasıyla Polonya’daki komünist rejimin sona erdiğini gösterir. Veroniqeu’lerin karşılaşma sahnesindeki siyasi gösterilerle ise ülkedeki siyasi düzensizliği. Weronika’nın bu sahnelerdeki umursamazlığı Polonya halkının aksine Kieslowski’nin bu olaylarla ilgilenmediğine işarettir. Onun niyeti insanları birleştiren gizemli hisleri biraz da olsa aktarabilmektir.

Hem Weronika’nın hem de Véronique’in hayatlarının küçük bir anını oluşturan yaşlı kadın, mesafelerin uzaklığına rağmen kader olarak ne kadar yakın olduklarını gösteren elementlerden biri olarak karşımıza çıkar. Fakat yaşlı kadın imgesi sadece iki hayatı kavuşturmaktan çok daha ötedir. ”Üç Renk” üçlemesinde de cam şişeyi geri dönüşüm kutusuna atma çabalarıyla anımsarız onu. Kieslowski şiirsel bir imgeyle sadece iki hayatı değil dört şaheseri birbirine bağlamış ve içimizi ürperten gizemli üslubunu ruhumuzun en derinliklerine işlemeyi başarmıştır.

Véronique’in İkili Yaşamı’nda müzik sadece görüntülere duygu kazandırmak için var olmaz. İki hayatı kesiştirmekte ana rolü üstlenir.

Weronika şarkı söylerken yüreğindeki kıpırtıyı hissederiz. Yorgun kalbine rağmen coşkusundan hiçbir şey kaybetmemiştir. Ölümünün ardından kendimizi Paris’te buluruz. Véronique’in de önceden şarkılar seslendirdiğini anlarız. Ama ansızın müzik öğretmeni olmaya karar verir. Kukla gösterisindeki müziği bir yerlerden hatırlarız. Weronika’nın son nağmeleri hala kulaklarımızdadır. Alexandre’ın gizemli telefonunda bir daha duyarız onu. Ama bu sefer hayaliyle beraber. Saymakla bitmeyecek bir döngü bu. Her yeni izleyişte yeniden keşfedeceğimiz bir döngü.

Veroniquelerin kalp rahatsızlıkları belki de tek bir kalbi paylaşmalarıyla ilgilidir. Kardiyogram kağıdının üstünde siyah iple çizilen çemberler ve upuzun bir doğru. Hayatı anlatıyor sanki. Tıpkı Nostalghia’daki (1983) mum sahnesi gibi.

Weronika’nın kalp problemlerini görmezden gelip şarkı söylemeye devam etmesi Kieslowski’nin kendi hayatıyla bir hayli bütünleşir. Kalp problemleri olmasına rağmen film yapmaya devam eden, Üç Renk üçlemesinden hemen sonra -1994- emekli olan, 1995’de ise kalp krizi geçiren ve bir sonraki yıl hayata gözlerini yuman bir yönetmen. Belki de Kieslowski’nin ikili yaşamını anlatan bir film bu. Polonya’ya vedasını ve artık Fransa’da sezgilerini, hislerini en anlaşılmayan duygularını kovalayacağına dair bir işaret belki.


Yazar Hakkında

Sinemayı araç olarak görenlerden.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑