Uzak Doğu Sineması Journey to the West: Yavaş Sinema ve Sıkıntı

Published on Ocak 5th, 2018 | by Hasan Cem Çal

0

Journey to the West: Yavaş Sinema ve Sıkıntı

Share Button

Tsai Ming-liang‘ın filmleri Türkiye’de pek de tanınmıyor; yalnızca festival filmlerini takip eden bir kitle tarafından biliniyor olduğunu tahmin ediyorum, ki o kitlenin içinde bile çok ayrıksı izleyicilerin ancak takip ettiği bir yönetmen Tsai Ming-liang. Xi you (Journey to the West) adlı filmi, benim de yıllar önce festivalde izlediğim bir filmdi; yanlış hatırlamıyorsam iki-üç yıl kadar oluyor. Bundan önce de Ming-liang’ı takip ediyordum, ama bu filmi bu aralar tekrar izleme şansım oldu ve ilk izleyişimden beri bir şeylerin değişmiş olduğunu sezinledim. Aslında, bir filmi her izleyiş bir ilk izleyiş oluyor, fakat bu, Ming-liang’ın sineması için ekstra bir geçerliliğe sahip sanırım.

Journey to the West‘in herhangi bir konusu yok; en azından lineer bağlamda. Bir keşişin (Kang-sheng Lee) filmin başında bulunduğu sakin mekândan çıkıp, yavaş yavaş yürüyerek yol almasını izliyoruz. Bu süreçte Leos Carax‘nın filmlerinden tanıdığımız Denis Lavant da keşişe eşlik ediyor. Ama bu, filmin belirli bir kısmından sonra, tahmini olarak yarısından sonra, oluyor. Aslında filmin başında, daha keşişi dahi görmeden Lavant’ı görüyoruz; uykuyla uyanıklık arasında bir hâlde, direkt olarak izleyiciye bakıyor. Bu çekim, sekiz dakika kadar sürüyor. Ve filmin toplamda maksimum on sabit çekimden oluştuğunu tahmin ediyorum. Yani, yapısal bağlamda, ritmik olarak bile film oldukça yavaşken, temponun da olabildiğince yavaş oluşuyla her şeyin nihai anlamda yavaş olduğunu söyleyebiliriz. Bu yavaşlığın sinema açısından ne ifade ettiğini de az biraz düşünmek gerekiyor.

Bir bakıma, yavaş filmlerin veya yavaş olan her şeyin, en azından günümüzde, sıkıcı olduğu düşünülür, ki sıkıcılardır da; bunu yadsımayacağım. Ama sıkıldığımızda ne olur? Bunu sormak gerekiyor. Bedenimizi ve akan zamanı fazlasıyla hissederiz, cevabı verilebilir. Ming-liang’ın filmi bizi sıkıyor mu? Evet. Ve akan zamanı fazlasıyla hissettiriyor; onun temposuyla oynuyor. Sıkılmak; zamanla, zamanın geçmemesiyle, zamanın farkındalığı ile ilgili. Ama Ming-liang’ın filminde belirli belirsiz başka bir şey daha var: Hareket. Bu faktör, aslında filme yoğunluğunu veren şey; çünkü film boyunca zamanı bu denli yoğun bir şekilde duyumsarken, dikkatimizi çeken bir diğer şey de hareket oluyor. Öyle ki, keşişin yavaşça attığı adımları dikkatlice izliyoruz, dağıldığımız noktada ise kadrajın bir başka köşesine bakıyoruz, ki zaten keşişin yürüdüğü alanlar, uğrak sokaklar, metro girişleri ve kalabalık meydanlar; yani bolca hareketin olduğu yerler. Böylelikle, ister istemez bir zıtlık da yaratıyor Ming-liang; hareketi daha da yoğun bir şekilde duyumsamamızı sağlıyor. Bazen, keşişten kopup, dikkatimizin dağıldığı noktada, keşişe tekrar döndüğümüzde, ne kadar fazla yol kat etmiş olduğunu görebiliyoruz. Yani, filmin içerisinde ilerleyen birden çok zaman çizgisi var; keşişin zamanı-hareketi ve diğer her şeyin zamanı-hareketi. Bir yerde zamanı dağıtıp, bir yerde yoğunlaştırıyor Ming-liang. Belki de bu nedenle belirli kadrajlarda keşişi gizliyor, sonradan içine alıyor veya tamamen görünmez kılıyor; keşişin yavaşlığı diğer imgelerin de içine sızıyor.

Bir başka kısaca değinebileceğim şey ise, zaten başlangıçta da belirttiğim üzere sıkılmanın beden üzerindeki etkisi. Journey to the West‘in güçlü bir film olmasını sağlayan şey, belki de bu zaman-hareket bileşkesi üzerinden izleyicinin bedenine direkt olarak tesir edebilmesi. Bu, zaten sinemanın diğer sanatlardan temel olarak ayırt edilebilmesini sağlayan şeyin, zamanın üzerindeki müdahale gücünün ne kadar da bedensel bir enstrümana dönüşebileceğini gösteriyor. Bir mefhum olarak zaman-hareket, etki alanı içerisinde olan bedeni de belirli bir hâle sokuyor, daha açık bir şekilde duyumsanmasını sağlıyor; ansızın ayağa kalkmak, sıkıntıdan koltuğa çökmek, nefesteki yavaşlama, kasların gevşemesi-kasılması, vs. Bu da, ister istemez sıkıntı ve onunla bağlantılı kıldığımız yavaşlık ile ilişkili. Ama bu sıkıntıyı bir dert, tasa, problem gibi görmemek lazım; daha çok zamanın akışkanlığının belirli bir farkındalığı olduğunu söyleyelim. Ve buna alıştıkça şeyleri algılayış şeklimizin değişme potansiyeli olduğunu da ekleyelim, ki Ming-liang’ın filminin temeli de bu gibi gözüküyor.

Ming-liang’ın filmi; zamanla, hareketle, bedenle ve algıyla ilgili bir film olduğu kadar, tüm bunlar arasındaki geçirgenlik ve bağlantılarla da ilgili. Ancak sinemayla yapılabilecek, ama bir yandan da sinemanın katılım gösterdiği bir alanda duruyor Ming-liang’ın Journey to the West‘i. Hem bir film, hem de, garip bir şekilde, bir meditasyon; gözler ve kulaklar aracılığı ile bedeni uyaran, oradan ise algıyı değiştiren bir deneyim Ming-liang’ınki. Sözüm ona bir gerçek sinema yapma derdi olmayan, daha çok bir meditatif sinema ya da bilinen adıyla bir yavaş sinema onunki.

Tags: , , , ,


Yazar Hakkında

27 Haziran 1994’te, İstanbul’da doğdu. Liseyi 50. Yıl Tahran Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Sinema ve Televizyon okumaktadır.



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Back to Top ↑